Yerli post-punk gruplarını ve sanatçılarını öne çıkarma hedefiyle yoluna devam eden Kara Kadans söyleşi serisinin yeni bölümünde Tuzla ile beraberiz.
Tuzla, 2022’nin son günlerinde Tolga Mamur ve Yarkın Yorulmaz tarafından kuruldu. Onları SoundCloud’da keşfetmemden çok kısa bir süre sonra, 1 Mayıs 2023’te de ilk teklileri Tuzla‘yı yayınladılar. Yine çok geçmeden, 2024 Ocak’ının başında ilk kısa çalarları “BÜYÜK DUYGULAR” ile müziklerini Tamar Records etiketiyle yayınlamaya başladılar ve yılın henüz ilk yarısı dolmadan Babylon, Kontra Plak ve Karga’da coşkulu dinleyici kitlesiyle buluştular.

Coşkulu derken abartmıyorum ve o kitlenin bir parçası olduğum için şanslı hissediyorum. Çünkü Tuzla’nın bu zamana dek yayınlanmış tüm parçalarındaki lirikal derinlik ve duygusal yoğunluk, Kara Kadans’ın dert ettiği meselelerle oldukça örtüşüyor. Bu söyleşiyi de iple çekiyor ama, doğrusu, bu kadar keyifli olacağını tahmin etmiyordum.
Yarkın Yorulmaz, Tolga Mamur, Efe Süner ve Deniz Tekin Çetiner’e davetimi kabul edip tüm sorularımı cevapladıkları ve bizi hem kendileriyle hem Tuzla ile daha yakından tanıştırdıkları için teşekkür ediyorum. Siz değerli okuyuculara da, eğer daha önce yapmadıysanız, bir Tuzla konserini mutlaka deneyimlemenizi öneriyorum.
Şimdi, grubun 20 Eylül’de tüm dijital platformlarda yerini alan iki parçalık son teklisi ‘GELECEK‘ten Lübnan ve 55 Dinamit arkada çalmaya devam ederken sohbetimize başlayalım.
Önce grubun adından başlayalım. Bir Tuzla-Ümraniye koalisyonu olarak yola çıktınız. Bu iki İstanbul ilçesinin üzerinizde bıraktığı etkiyi ve bu yerlerin sert ve distopik denebilecek havasını müziğinizde hissedebiliyoruz. Hem ilk tekliniz Tuzla‘da hem de 2024 başında yayınladığınız “BÜYÜK DUYGULAR” adlı EP’nizde yer alan Zehir‘de kentin melankolik ve tozlu havası dinleyiciyi sarıyor. Bir de sizden duymak isterim. Bu ilçeler müziğinizi nasıl etkiliyor? Tuzla ve Ümraniye’nin hangi unsurlarından besleniyorsunuz? Yola düşüp Tuzla’dan çıkınca, İstanbul ile ilişkiniz nasıl? Daha genel anlamda, İstanbul’un sesi, sound’unuzu ve hikaye anlatımınızı nasıl etkiliyor?
Tolga: Yarkın ile daha önceki grubumuzda müzik yapmak veya üretmek için Tuzla’ya gelmemiz gerekiyordu. Zaten İstanbul’un sınırında yer alan bu ilçede, daha da izole ve toplu taşımanın ulaşmadığı bir yere gitmemiz ve gittiysek de en az bir gece kalmamız gerekiyordu. Etrafta yapacak hiçbir şey olmayan bir yer burası; otoyoldan geçen arabaları izlemek bir seçenek, yüksek gerilim direklerini incelemek diğer seçenek. Tuzla fikri de bu süreçte çıktı. Ümraniye için ise, açıkçası bu izolasyon halinden bahsedemem. Daha eskiye gitse de 2010’dan beri buradayım. Çocukluğumun çoğunluğu sokaklarında geçti. O zamandan bu zamana bakınca Ümraniye’de devasa ve şekilsiz (yine de iyi olduğunu söyleyebileceğim) bir değişim gözlemleyebiliyorum fakat Ümraniye’de hiçbir zaman izole hissedemedim.
Gaziosmanpaşa’da doğdum, birkaç sene Rami’de yaşadık, sonrasında Ümraniye’ye taşındık. İlkokulun beş senesini Beyazıt’ta, liseyi Beşiktaş’ta okudum; üniversiteyi ise Maslak’ta okuyorum. Toplam iki hafta dışında yirmi iki senedir her gecem İstanbul’da geçti. Bu ufak otobiyografiyi yazma sebebim, İstanbul’la olan bağımı az biraz gösterebilmek. Başka bir şey görmedim, beynimin içinde şehir olarak İstanbul kurulu, hayatımdaki her şey İstanbul’da oldu, grubu da İstanbul’da kurduk. Kendimi bazı zamanlar İstanbul’un belirli merkezleri arasında geçiş yaptığım bir döngüde hissetmekten başka yapabileceğim yok bu durumda.
Yarkın: Ben yaklaşık 15 senedir Tuzla’da yaşıyorum. İzole hayat artık benim normalim oldu. Öğrenci hayatımın başlarında bir buçuk sene civarı Tuzla’dan uzak geçirsem de geri kalanında hep buradaydım. Metroya gitmek için bile arabaya ihtiyacınız olan bir yerde yaşıyorum. Dinlediğim şarkılar, genelde olmasa da hatırı sayılır bir oranda, bu yalnızlık hissine uyan bir nitelikte diyebilirim. Zaten dinlediğim şarkılardan esinlenerek bir şeyler yazmaya çalıştığım için yaşadığım semtin müziğimin üzerinde etkisi vardır kesinlikle. Tolga’dan farklı olarak Türkiye’de birçok farklı şehri gördüm ve yaşadım. Ailem İzmirli olduğu için bayramdır, tatildir, hep gidip gelirim. Yurt dışı maceram çok olmasa da birkaç ülke gezmişliğim de var. Hâl böyle olunca oturduğunuz yeri, solduğunuz havayı farklı yerlerle kıyaslıyorsunuz. Bu kıyaslama sonucunda da insan ister istemez kendini medeniyetten uzak bir fanusun içinde yaşıyor gibi hissedebiliyor.
Post-punk, doğduğu yer ve beslendiği sosyopolitik arka planlar nedeniyle genellikle endüstri şehirleri, distopik manzaralar, izolasyon ve kasvet gibi daha sayamadığımız pek çok temayla birlikte düşünülüyor. Sizin parçalarınızda da bunlara ek olarak varoluşsal kaygılar, içsel yolculuklar ve genel olarak “büyük duygular” yer alıyor. Bu temalara ilham veren ne oldu? Kişisel deneyimlerinizi müziğinize nasıl aktarıyorsunuz?
Tolga: Sözsel anlamda ilhamın en büyük kaynağı; gördüklerim, yaşadıklarım veya hissettiklerim. Bunları toplayınca da kaynak benim için doğrudan “ben/benlik” oluyor. Yirmi iki senedir bulunduğum noktadan etrafıma bakıyorum ve gördüklerime bir şekilde anlam veya gerekçe bulmaya çalışıyorum. Bu süzgeçten kaçmayı başaranlar da şiir ya da şarkı sözü oluyor. Tuzla, benim için bu süreci doğru ve sağlıklı bir şekilde, doğru yere kanalize etmek için en etkili yol oldu.
Yarkın: Biraz önce de söylediğim gibi, formül genel olarak aynı. Bir sürü inşaat, çarpık kentleşme, lüks rezidansların hemen arkasında bir depremde toz olacak yapılar… diye düşünürken insanın keyfi kaçabiliyor. Keyfim kaçınca da buna hitap eden şarkıları dinliyorum, böylece de ister istemez ilham almış oluyorum. Tek dinlediğim tarz darkwave tarzı müzikler diyemem tabii, neredeyse her tarzı dinlerim. Ancak dağ başı sayılabilecek bir yerde oturmama rağmen devlet bir şekilde oraya 4 şeritli otoyol koyunca ve haftasonu bile durmak bilmeyen inşaatlar olunca düşünce tarzım post-punk’a doğru kayıyor.
Post-punk, politik alt metinleriyle de biliniyor. Müziğinizi şekillendiren veya müziğiniz aracılığıyla yorum yapmaya çalıştığınız ya da keşfetmekten özellikle hoşlandığınız toplumsal ve politik meseleler var mı?
Tolga: Temelde, ana akım veya tolerans dahilinde sayılabilecek sanat türleri yerine alternatif türlerde eserler ortaya çıkarmanın başlı başına politik bir duruş olduğunu düşünüyorum. Özel olarak değinmek gerekirse, kafamı nereye çevirsem bir inşaatla karşılaşıyorum. Eskiden evimin etrafında rastladığım bir şey değilken son beş senedir pencereden dışarı baktığımda manzaranın bir yerinde bir vinç görüyorum. Çıkan sonuçlar ya estetikten uzak yeni tip apartmanlar ya da hepsi birbirine benzeyen A Konutları, X Sitesi vesaire oluyor. Bundan seneler sonra bu Türk tipi toplu konutlarda büyüyen çocukların da bizimle benzer veya daha yoğun dertleri olacağını kestirebiliyorum. 2023 yazında Hadımköy’de bir beton üretim fabrikasında staj yapmıştım. İnşaatla bir alakamız olmasa da beton üretiyorduk ve beton o zamanlarda da benim için bir simgeydi. Zehir‘in sözlerini de oradayken yazmıştım zaten. Kurtarmak Zorundayım başlı başına politik bir şarkı fakat sözlerini ilk anlamıyla anlaşılacağı şekilde yazmadım. Böyle bir iddiam, isteğim veya enerjim yok.
Yarkın: Siyaset, Türk toplumunun kesilemez bir uzvu. Bakkala gidip meşrubat alırken bile politik alt metinli bir sürü olayla karşılaşıyorsunuz. Onun vergisi, sonra da vergisinin vergisi… Alternatif müzik de haliyle başlı başına siyasi bir duruştur, “Bu böyle olmasın, ben bunu şöyle istiyorum” demektir. Şahsen bir şarkının altyapısını hazırlarken çok bir siyasi görüş olmuyor aklımda. Genelde aklımda bir tema oluyor, onun üzerinden ilerliyorum. Tabii bu aklımdaki temanın bir fikir olarak belirmesinin sebeplerinden biri de siyaset diyebilirim ancak bu sadece ateşleyici bir aygıt, fazlası değil.
Buradan itibaren, biraz daha her birinizin müzikal deneyimlerini ve Tuzla’nın yaratıcı süreçlerini sormak istiyorum. Tuzla koalisyonu, bildiğim kadarıyla, İstanbul Teknik Üniversitesinin müzik toplulukları içinde başladı. Oradaki deneyiminiz sound’unuzu nasıl şekillendirdi? Birbirinizi nasıl buldunuz, grubun son hali nasıl oluştu?
Deniz: Ben Tolga ve Yarkın ile 2021 yılında İTÜ Rock Kulübü’nde tanıştım. Tolga’yla Rammstein provasında tanıştık, Yarkın’la da Walk with Me In Hell provasında tanıştık diye hatırlıyorum. Sonra Yarkın’la bir grup kurma girişimimiz oldu. Üç kişi (davul, gitar, bas) Tool’un Triad şarkısını denemek için stüdyoya gittik. O grupta Russian Circles, Kyuss, Spaceslug ve Tool ağırlıklı parçalar çaldık, kendimiz de bir şeyler yazmaya ve onları da prova etmeye başladık. Yani başlangıç noktamız pek de post-punk temelli değildi. Açıkçası benim de bir post-punk ve darkwave geçmişim hiçbir zaman olmadı ama ben bunu olumsuz bir durum olarak görmüyorum. Aksine, farklı yaklaşımların grubu zenginleştirdiğini düşünüyorum. Benim yaklaşımım da progresif rock/metal, fusion temelli. Bir dönem birkaç senelik bir jazz phase’im oldu, oradan da edindiğim teknikleri ve yaklaşımları daha sert tarzlarla harmanlayarak çalımıma dahil ettim.
Her neyse, o grup işi çok yürümedi ve bir süre Yarkın’la bir şeyler yapma fırsatımız olmadı. Ta ki 2022’nin kışına kadar. Yarkın aradı, Tolga’yla bir duo kurduklarını ve sahnelerde davulları çalmamı istediklerini söyledi ve örnek parça olarak Soviet Soviet’in Ecstasy parçasını gönderdi. Kabul ettim, sonrasında Taşkışla Fest’e hazırlandık ve konserden sonra bayağı bağlandım Tuzla’ya. Beni bağlayan asıl etmen, müzik ile beraber grubun içindeki kimyaydı. Hâlâ Tuzla’nın benim için yerinin ayrı olmasının altında bu sebep yatıyor. Ben bu adamlarla müzik yapmayı çok seviyorum ve bu süreçte onlarla birlikte zaman geçirmeyi de öyle.
Tolga, şarkı sözlerini genellikle sen yazıyorsun. Sözleri yazarken kendini bir karakter olarak mı görüyorsun yoksa bir hikaye anlatıcısı mı?
Tolga: Bu ayrımların bende net olduğunu söyleyemem. Değerli‘de, var olan bir konsepti hikaye olarak anlatmaya çalıştım, Zehir‘de ise doğrudan deneyimlerim sonucu oluşan sözler var. Tüm şarkı sözlerinin ortak noktası, yazdığım her şeyi illa hayatımın bir noktasında hissetmiş olmam olabilir. Kalemi kendimden tamamen ayırabilmek Tuzla’da başarabildiğim bir şey değil. Bu, hikaye anlatıcısı olsam da sözlerdeki bir karakter olsam da bu şekilde.
Aslında sözler nasıl yazılıyor olursa olsun, sahnede bir karakter bürünmek gerekiyor. Sen bunu bazen sesin ve haykırışların bazen de sahnedeki duruşunla, dinleyiciyle farklı biçimlerde ilişki kurarak yapıyorsun. Senin için hikaye anlatmak mı yoksa duyguyu aktarmak mı ön planda? Bu açıdan, şimdiye kadarki sahne performanslarında unutamadığın ya da seni çok etkileyen bir an var mı?
Tolga: Duygu, sanatçı tarafından düzgün veya doğal bir şekilde yansıtılmadığı sürece, verilmek istenen hiçbir mesajın veya anlatılmaya çalışılan hiçbir hikayenin bir önemi olduğunu düşünmüyorum. Bu, benim için gerek bir canlı konser izleyicisi gerekse internet üzerinden çok fazla konser kesiti izleyen biri olarak çıkardığım en önemli ders oldu. Sevdiğimi düşündüğüm sanatçılardan veya gruplardan bu şekilde çok kez soğudum. Bu yüzden, duyguyu aktarmak, tabii ki aynı zamanda icrayı da boş vermemek, kesinlikle ön planda. Son konserimizde Kurtarmak Zorundayım ve Tuzla 1‘i söylerken belli noktalarda sözleri dinleyicilerimize bıraktım. Bıraktığım noktada benden çok daha yüksek bir sesin eşliğiyle şarkının akmaya devam etmesi benim için tatlı bir andı. O an, orada bulunan insanlarla aynı fazda olduğumuzu hissettim; güzeldi. Zor koşullara rağmen bizi o gün yalnız bırakmayan dinleyicilerimize de buradan tekrardan teşekkür etmiş olayım. Purya’ya da ayrıca sevgilerimi yolluyorum 🙂
Yarkın, grupta pek çok rolün var. Bu zamana kadar yayınlanan parçalarınızın bestesi, prodüksiyonu ve aranjesini üstlendin. Bu işin mutfağındaki zamanını biraz paylaşır mısın? Tüm bu süreçlere kendinden kattığın ve “İyi ki yapmışım” dediğin neler var?
Yarkın: Müzik dediğimiz kavram, kendinden bir önce gelen eserlerin üzerine koyarak, manipüle ederek gelişen bir yapıdır. Aslında rastgele çaldığımız bir ıslık bile daha önce duyduğumuz bir melodinin varyasyonudur. “Esinlenme” olarak tabir edilen şey aslında bir çeşit kopyalama aracıdır. Benim de bestelediğim altyapıların hepsi bu esinlenmelerin sonucunda gelişiyor diyebilirim. Bir şarkıyı çok beğenirim, genelde obsesyon seviyesine ulaşır bu beğeni, sonra kafamda şarkıyı bütün elementlerine ayırmaya çalışırım. O şarkıyı bu kadar güzel yapan mevzunun ne olduğu konusunda bir kanıya ulaştıktan sonra ben de buna benzer bir fikirle bilgisayarın başına otururum. Bass/davul/gitar/synth vesaire, kafamdaki fikre uyduğu kadarıyla birkaç partisyon yazıp bunları birleştiririm. Ardından ilk demo çıkar, Tolga’ya atarım, Tolga söz yazar, aranjeyi değiştirir. Ben sonra daha da değiştiririm, sonra tartışırız, yeni partisyonlar oluşur. İyice cilalandıktan sonra da bir şekilde o şarkıyı çıkarırız.
Benim için en büyük dönüm noktalarından biri, DAW (dijital ses iş istasyonu, şarkıların düzenlendiği programlar) öğrenmek oldu. Partisyonlar yazıp sağa sola kaydırınca, hele bir de bu güzel duyuluyorsa, insan kendini kaptırıp gidebiliyor. Kayıt yöntemleri ve mix/master öğrenme seviyesine kadar gitmiştim ancak işin bu kadar tekniğini bence ustaları yapmalı. Kendini sanatçı olarak kabul eden bir birey asgari miktarda teknik bilginin üstüne çıkmamalı. Sanatı cidden öldüren bir mevzu bence çünkü. Herhalde “İyi ki yapmışım” diyeceğim durum da bu olur. Sanat ile teknisyenliğin/müziğin arasındaki farkı anlayıp ona göre bir karar vermem…
Sahnede çoğunlukla kendi halinde ve/ama çaldığın solo ve riff’lere son derece odaklanmış görünüyorsun. Yaratmış olduğun bu solo ve riff’lerden bir favorin var mı? Kendini en iyi hissettiğin, kendini en iyi ifade ettiğini düşündüğün parça hangisi?
Yarkın: Benim için her parça bir önceki parçanın bir üst modelidir. Gitar konusu da aynı şekilde… Daha iyisini yapana kadar elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışırım. Bunu yaparken hatalarımın farkına varıp neyi nasıl düzeltmem gerektiğini anlamaya çalışırım. Tabii daha sanatsal, felsefik bir karşılaştırma bu. Dinlediğim şarkılara bakıp “Neden böyle olmadı?” diye de çok sorarım kendime. Her şarkı benim için bir gelişmedir yani. Daha kendimi doğru düzgün ifade edebildiğimi düşünmüyorum, ama yavaş yavaş daha istediğim şekilde parçalar çıkardığımı da hissediyorum.
Gitarın benim hayatımdaki yeri çok büyük. Evet, şu an Tuzla’daki diğer enstrümanları da genelde ben yazıyorum ama asıl silahım hep gitardır. Çocukluğumda hep çalmak isteyip maymun iştahlılığımdan bir türlü başlamadığım, sonra lisede artık dayanamayıp elime elektro gitar aldıktan sonra jeton düşüp “Hayatımın sonuna kadar bunu yapmak istiyorum” dediğim bir obsesyon gitar benim için. Bu sebepten gitar partisyonlarına çok değer veririm, kendi gözümün yaşına bakmam, çıkardığım şarkının gitarları bana amatörce geliyorsa kendime resmen işkence ederim kafamın içinde. Sürekli bir gelişim içerisinde bulunma gerekliliği de buradan geliyor.
Efe, sana da önce Tuzla parçalarında en sevdiğin bas partisyonunun hangisi olduğunu ve neden bunu seçtiğini soracağım. Bu arada, benim bu zamana kadar en etkilendiğim bas çizgisi 55 Dinamit’teki oldu sanırım. Bu parçayla ilgili neler düşündüğünü de merak ediyorum.
Efe: Zehir, 55 Dinamit ve Lübnan arasında her birinin benim için öne çıkan noktaları var aslında. Zehir‘in bas introsuyla başlamasını çok seviyorum. 55 Dinamit‘in yüksek temposunu ve aynı zamanda benim için en dans edilebilir parça olmasını, groove’unu seviyorum. Son olarak, bu iki parçaya nazaran çalması daha kolay olan Lübnan’ı ise, basit ama parçayı dolduran bas partisyonuyla beni hislerimle baş başa bırakan bir yere götürdüğü için seviyorum diyebilirim.
Peki, parçaların bas partisyonlarını oluştururken nasıl bir yaklaşım izliyorsun? Örneğin, davul ile ritim bölümünü oluştururken nasıl bir işbirliği yapıyorsunuz?
Efe: Bas partisyonları benim açımdan şöyle şekilleniyor: Yarkın’ın gönderdiği demoları dinleyip onun fikirlerini öğreniyorum. Daha sonra partisyonlar zamanla elimin gittiği ve kulağımın hoşuna giden bir forma evriliyor. Yani, Yarkın’ın fikirlerinden uzaklaşmadan ve oluşturduğu genel ritmik yapıyı bozmadan kendi hislerimi yansıtmaya çalışıyorum.
Deniz, eğer yanlış hatırlamıyorsam, seni grupla ilk defa Kontra Plak Günleri etkinliğinde dinledim. Elimde de o günden 55 Dinamit’in kısa bir video kaydı var. O parçadaki performansını dinlerken aklıma sık sık Stephen Morris’in geldiğini söyleyebilirim. Orada gerçekten Joy Division’ın kimi davul partisyonlarını andıran bir şeyler var, bu yüzden de beni çok etkiledi. Sen ne dersin? Ritim ve tekniğinde ilham aldığın bunun gibi ya da başka isimler var mı?
Deniz: 55 Dinamit‘in davul partisyonlarını ben yazmadım. Yarkın bütün parçayı taslak olarak bana gönderdi, ben de ona sadık kalarak ve kendi yorumumu da katarak çalıyorum. Aslında 16’lık hi-hat vuruşları ve yine 16’lık ataklar post-punk türünde oldukça yaygın bir motif diye düşünüyorum ve tabii bunun öncülerinden biri de Stephen Morris diyebiliriz. Yani bu ikisi arasında bağlantı kurmak çok mümkün.
Tuzla’nın parçalarının kasvetli atmosferine eşlik eden ritimler, post-punk janrındaki pek çok örnekte gördüğümüz gibi aynı zamanda dans edilebilir bir enerji taşıyor, çoğu zaman parçadaki kaosu besliyor. Tuzla’nın sound’una bu katkını düşününce, sen neler hissediyorsun? Bu enerjiyi ve ritmi korumak için neler yapıyorsun?
Deniz: Ben işin sırrının basitlik ve tekrarlama olduğuna inanıyorum. Güzel bir groove yakaladıktan bir süre sonra istemsiz bir kafa sallama hareketi başlıyor. Bunun için akışı çok da bozmamak ve çok karıştırmamak gerekiyor. Bununla beraber tuşe de çok önemli. Aksanları doğru yerlerde vermek gerekiyor, metronomu da çok fazla oynatmamak lazım. Tarza göre değişir ama buna benzer bir tür müzikte bir davulcu bence bunlara dikkat etmeli.
Şimdi, biraz da gelecek albümünüzden ve kayıt süreçlerinden bahsedelim. İlk çalışmalarınız Yarkın’ın oturma odasında kaydedildi, düzenlendi ve üretildi. Bu kendin-yap yaklaşımının sound’unuzun özgünlüğüne çok önemli bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Albüm kayıtlarını ise geçtiğimiz ay İTÜ İleri Müzik Araştırmaları Merkezinde tamamladınız. Oturma odası ve geleneksel stüdyo arasında sizin için büyük farklar var mıydı? Bu iki ortam, grubun dinamiklerini ve yaratıcılığını nasıl etkiledi?
Yarkın: Fark tabii çok büyük. Çok daha profesyonel bir ortamda zaten hazır şarkılarla stüdyoya girdik. Yeni bir şey yazma derdimiz yoktu yani.
Bedroom pop diye bir tür var. Gerçi şu aralar çok “Bedroom” yani yatak odasıyla bir alakası kalmadı ama tarz ilk çıktığında genel mantığı, şarkıların amatör bir şekilde ev tipi bir ortamda üretilmesiydi. Sound’unu da bu mevzudan alıyordu. Daha rahat bir ortam, insanın daha duygusal olabileceği, kendini daha özgür hissedeceği bir zemin olunca şarkılar da ona göre şekilleniyor. Tuzla’nın benim gözümdeki en büyük duygusal fitillerinden birisi de bu durumdu. Geceye kadar şarkılarla uğraşmak, sonra çıkıp markete gidip iki bira yuvarlamak, ardından geri dönüp bazen apayrı, yepyeni bir şarkıya başlamak…
Stüdyo ortamı böyle olmuyor. Şurası doğru: Daha profesyonel bir ortam olunca işler çok daha verimli ve hızlı bir biçimde finalize oluyor. Herkes zaten bu sorumlulukları bilerek o stüdyoya geldiği için, bir de içerdeki ekipmanların ciddiyetini kavradığınızda ister istemez aşırı konsantre oluyorsunuz. Ama bence bu durum çok sanat yapılabilecek bir zemin hazırlamıyor, o da ayrı…
Yeni teklinizdeki parçaları dinlediğimde de, diğer şarkılarda olduğu gibi, Tuzla’nın 80’lerin post-punk köklerinden ilham alırken modern bir sesle geçmiş ve günümüzü birleştirdiğini hissediyorum. Öte yandan, müziğiniz bu post-punk ve darkwave köklerine dayansa da yeni sanatsal alanları keşfetmeyi sevdiğinizi biliyorum. Albüm kayıtlarını da tamamladığınıza göre, sizi dinleyenler yeni çalışmalarınızdan ne bekleyebilir? Keşfetmekten heyecan duyduğunuz yeni yönler ya da paylaşmayı iple çektiğiniz özel temalar veya sesler var mı?
Tolga: Bizim için, dört kişilik bir grup olarak, darkwave ve post-punk hiçbir zaman sıkı sıkıya bağlı kalınması gereken türler olmadı. Hatta estetiklerini korumaya çalışarak olabildiğince uzaklaşmaya çalıştığımızı söyleyebilirim. Bu olayı da en net şekilde şu ana kadarki canlılarımızda gösterdiğimizi düşünüyorum. Yeni kayıtlardan beklenebilecek en temel şey de kayıtlarda tamamen sahnedeki sound’umuzun olacak oluşudur.
Son olarak, 20 Eylül’de dinleyiciyle buluşan iki şarkılık yeni teklinizi konuşarak bitirelim. “GELECEK” adlı teklinizde yer alan Lübnan da 55 Dinamit de konserlerinize gelmiş dinleyicilerin aşina olduğu ve gözlemlediğim kadarıyla da çok sevdiği parçalar. Ancak ikisini de tekrar tekrar dinleyerek yakından tanımanın, arkalarındaki hikayeyi duymanın, alt metinlerini keşfetmenin eşsiz bir deneyim olacağını düşünüyorum. Sözü size bırakayım, bu tekli hakkında bize neler anlatmak istersiniz?
Tolga: İki şarkı da ilk olarak geçen sene ortaya çıktı. Lübnan‘ın, Lübnan’la uzaktan yakından ilgisi yok. 55 Dinamit‘in sözlerini yazarken de aklımda devasa bir Süzer Plaza görseli vardı.
TUZLA: Süzer Plaza’dan nefret ediyoruz.
Peki, albüm için bizimle paylaşabileceğiniz bir tarih var mı? Bir de, yakın zamanda bir konser belki. Sizi nerelerde bulabiliriz?
Tolga: Albümün gelecek senenin ilk çeyreğinde çıkmasını umuyoruz. Aralık ayında bizi Avrupa ve Anadolu yakalarında yakalayabilirsiniz.
Söyleşi serisinin sonraki bölümlerinde hangi isimlerle bir araya gelmemizi istediğini Kara Kadans Instagram ve Bluesky hesaplarını takip ederek paylaşmayı unutma. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere!




