Public Image Ltd. (PiL) tarafından 15 Mayıs 1981’de New York’taki The Ritz adlı yeni dalga kulüpte gerçekleştirilen meşhur gösteri, müzik tarihinin en kışkırtıcı ve kutuplaştırıcı performanslarından biri olmaya devam ediyor.
Bow Wow Wow’un yerine bir son dakika programı olarak düzenlenen konser “Johnny Rotten’ın PiL’i” olarak tanıtılmış ve Sex Pistols’tan tanıdıkları eski punk idollerini geleneksel bir rock konserinde görmeyi uman hevesli bir izleyici kitlesini The Ritz’e çekmişti. Bunun yerine seyirciler, Keith Levene ve video teknisyeni Ed Carabello tarafından tasarlanan bir “rock performansının yapısökümü” ile karşılaştı. Bu cesur deney, izleyici beklentileri ile sanatsal yenilik arasındaki gerilimi özetleyen bir isyanla sonuçlandı.
Yıkım Olarak Performans
Konsept radikaldi: Grup, siluetlerini ve önceden kaydedilmiş görselleri yansıtan devasa bir ekranın arkasında sahne aldı. Perdeye yansıtılan Super-8 filmlerde; PiL’in helikopterle geziye çıktığı ve John’un bir otel odasında kablolu televizyona kafayı taktığı görüntüler vardı. O dönem Johnny Rotten adıyla sahne alan John Lydon bu gösteriyi “pantomim yapmak” olarak tanımlarken Carabello bunu gerçek grubu gizleyen bir maske olarak görüyordu. Perdeyi kaldırmayı reddeden PiL, geleneksel rock özgünlüğü kavramlarını altüst etti ve izleyicinin doğrudan etkileşim beklentisine meydan okudu. Bunun yerine ekran, hem sanatçının kamusal imajının bir yansıması hem de sanatçının “gerçek” benliğine bir engel olarak sembol haline geldi.

PiL sahneye çıkana kadar bardaktan boşalırcasına yağan yağmur altında dışarıda bekletilmiş ve konserin geç başlaması nedeniyle zaten hayal kırıklığına uğramış olan kalabalık, gösteri ilerledikçe daha da saldırganlaştı. Lydon’ın sataşmaları kitlenin öfkesini daha da artırdı ve seyirciler perdeyi yıkmaya çalışırken gece kaosa sürüklendi, nihayetinde de polis müdahalesiyle karşılaştı. 50 kişi bilet parasını geri istedi ve Ritz gerçekten de onlara geri ödeme yaptı. Kaotik sonucuna rağmen, Lydon daha sonra bu olayı “Şimdiye kadar yaptığım en iyi konserlerden biri” olarak nitelendirdi ve bu duygu, konsere tanıklık eden Sonic Youth’tan Thurston Moore tarafından da tekrarlandı.
PiL’in Ritz performansı, otantik/özgün rock sanatçısı mitinin yapıbozumu olarak görülebilir. Ekran ise, bir sanatçının imajına aracılık eden medya platformlarını ya da herhangi bir “gerçek” benliği gizleyen toplumsal yapıları temsil edebilir. PiL, bu görsel bariyeri kaldırmayı reddederek özgünlük kavramına meydan okudu, hatta belki de Baudrillard’ın simulacra teorisi doğrultusunda “özgün benliğin” uydurma bir yanılsama olduğunu öne sürdü. Bu yoruma göre, ekran bir gerçeği saklamıyor da olabilir. Çünkü gerçeğin ta kendisi zaten budur: arkasında daha derin bir gerçeklik olmayan, toplumsal olarak inşa edilmiş bir kurgu. Bu yorum, David Hume’un demet teorisinden Michel Foucault’nun benliği bir mit olarak yapıbozumuna uğratmasına kadar postmodern kimlik eleştirileriyle de uyumludur. Ancak belirsizlik devam ediyor. PiL seyirciyi daha özgün bir benlik bulmak için yanılsamaları yıkmaya mı davet ediyordu, yoksa yıkımın kendisi son noktaydı da konser böyle bir olasılığın nihilist bir reddi miydi?
Özgünlük ve Post-Punk
Biraz soluklanıp bazı kavramları yeniden ziyaret edelim.
Özgünlük (authenticity), Somogy Varga’nın ifadesiyle, kişinin kendisine karşı dürüst olmasını ve kişisel prensiplerine göre hareket etmesini içerir. Müzikte özgünlük ise, bireysellik ya da tekillik ve bütünlük anlamına gelir. Örneğin punk, politik ajitasyon ve katıksız ifade ile doğrudan ve dışa dönük bir özgünlüğü vurgular. Post-punk ise, deneysel bireycilik ve varoluşsal sorgulama ile karakterize edilen içe dönük bir özgünlüğe kaymıştır. Felsefe profesörü Markus Kohl, post-punk özgünlüğünü Nietzsche ve Kierkegaard gibi varoluşçu filozoflarla ilişkilendirerek post-punk’ın özerk kendini-ifadeyi (autonomous self-expression) önemsediğini ve tamamen yeni bir şey yaratmayı vurguladığını söyler. Nitekim, PiL’den Keith Levene daha önce hiç duyulmamış müzikler çalmaya yemin ederek rock müziğin söz dağarcığını yeniden şekillendirmiştir.
Amerikalı müzik gazetecisi ve kültür eleştirmeni Greil Marcus da post-punk’ın genellikle olumsuzlamacılık (yeniden inşa etmek için gelenekleri yıkmak) ve nihilizm (kendi hatrı için tümden yıkmak) arasında gidip geldiğini ifade eder. İşte, PiL’in performansı da bu gerilimi somutlaştırıyor. Ekranın yıkılması özgünlüğü yeniden düşünmeye bir davet olarak görülebileceği gibi aynı zamanda yerine tutarlı bir benliğin var olup olmadığını sorgulayan bir boşluktan başka hiçbir şey bırakmamıştır. Lydon’ın kural çiğneyen ve alayla dolu maskaralıkları, bu iki sanatsal strateji arasındaki çizgiyi bulanıklaştırarak kimlik ve özgünlük idealleriyle muğlak bir ilişki yaratmıştır.

John Lydon’ın “Ben”i ve Ritz İsyanının Mirası
Lydon’ın biyografisini göz önünde bulundurmak, bu tartışmaya başka bir katman daha ekliyor. Çocukluğunda hafıza kaybıyla mücadelesi, “Johnny Rotten” kişiliğiyle ilgili savaşları ve kamusal algıya karşı süregelen kararsızlığı; Ritz’de perdeyi kaldırmayı reddetmenin son derece kişisel bir meydan okuma eylemi olabileceğini düşündürüyor. Belki de bu, Lydon için gerçek benliğini metalaştırma ve kamusal tüketimden korumanın ve müzik endüstrisinin taleplerini reddetmenin bir yoluydu. Yine de Lydon, hiçbir zaman inzivaya çekilmedi ve açık sözlü kamusal bir kişilik oldu. Kendini ifade etme ve kamusal imaj arasında zorlayıcı bir müzakereye varmış görünüyor. Bu sadece Lydon’ın müziğinde değil, bir bütün olarak post-punk’ta temel bir gerilim olarak karşımıza çıkmaktadır.
Bir kere daha bu yüzden, Ritz gösterisi post-punk’ın kişisel mit yaratma ve özgünlük sorgulamasında bir mihenk taşı olmaya devam ediyor. Bunu, performans sanatlarının ve rock müziğin geleneklerine meydan okuyarak bugün de sanatçılar arasında yankı uyandıran bir miras olarak düşünmek mümkün. PiL, uyum sağlamayı redderek ticari bir alanda sanat yaratmanın karmaşıklığını vurguluyor ve hem sanatçıları hem de izleyicileri popüler kültürde kimlik ve özgünlüğün doğasını sorgulamaya zorluyor.
Öyleyse, bu mirası ödünç alarak bu sorgulamayı biraz daha öteye taşıyalım. Public Image Ltd., kendisini bir grup değil bir “iletişim şirketi” olarak tanımlayarak müziğin ticari doğasını parodileştiriyordu. 1983 tarihli şarkıları This Is Not a Love Song ile, plak şirketlerinin hit şarkı taleplerini hicvediyordu. 1986’da çıkardıkları “Album” adlı albüm ile, pazarlama mecazlarıyla alay ederek endüstrinin sanatı metalaştırıp bir ürüne indirgediğini ve genel süpermarket markalaşmasına çevirdiğini vurguluyordu. Ancak tüm bunları yaparken PiL, aynı zamanda 1980’lerde büyük bir ticari başarıya ulaştı. PiL, endüstriyi gerçekten eleştiriyor muydu yoksa sadece kendini mi satıyordu? Bu soru, aşırı ticarileşmiş bir dünyada sanat ve ticaret arasındaki bulanık çizgileri düşünmek için zihnimizde dönmeye devam etsin dilerim.




