Her dönem özünü, öyle ya da böyle, sinema ve müzikte yoğunlaştırılmış olarak bulur. Bazı filmler sadece bir bağlam içinde var olmakla kalmaz, aynı zamanda tıpkı dalgalarla bozulan su yüzeyi gibi o bağlamı yansıtır. Sinema ve müzik arasındaki ilişkinin tarihine çok fazla dalmadan, belirli bir harekete, post-punk’a odaklanalım.

Post-punk; patlamadan sonraki sessizlik, havada asılı kalan toz ve geleneksel normallik fikirlerinin saçmalığının farkına varılmasıdır. Bununla beraber, yeni bir kimlik arayışının yanı sıra yenilenmiş bir samimiyet, duygusallık ve deneysellik arayışı gelir. Post-punk literatürünün başta gelen kitaplarından “Rip It Up And Start Again: Postpunk 1978-1984″un yazarı Simon Reynolds da post-punk’ı sadece bir müzik türü değil; daha geniş bir yönelim, bir zihniyet, dünyayı algılama biçimi ve sınırsız sanatsal ve estetik olasılıklara dair kolektif bir farkındalık olarak tanımlar.

Reynolds’a göre post-punk, müziğin kendisinden çok müzisyenlere ilham veren her şeyle ilgiliydi. Neredeyse her zaman, adaletsizliğe karşı duyarlı kentli gençler demekti. Otorite ve kasıtlı olarak ana akım karşıtı görüşleri, kendin-yap kültürü ve siyasi aktivizmle yakından bağlantılıydı. İlhamlarını punk, rock’n roll, reggae, deneysel müzik, edebiyat ve sanattan (beatnikler ve Dadaistler gibi) alıyordu. Alışılmadık görünmek ve duyulmak istiyordu. Bunun için aktif olarak yeni ifade biçimleri aradı. Pek çok grup görsel sanat, moda ve performanslarla deneyler yaptı, tanıdık olanı yapıbozumuna uğrattı, avangart imgeler ve sahne sunumları yarattı.

Peki, post-punk gerçekten de yeni bir müzik türünden daha fazlası haline geldi mi? Eğer Reynolds’a inanıyorsak, o zaman evet, şüphesiz. Özellikle 1978-1984 arasında post-punk havada uçuşuyordu. Sanat okullarının yenilik arayan mezunlarının yanı sıra işçi sınıfı gençliğini de kendine çekiyordu. Yeni estetiği, yöntem ve vizyondaki yenilikçiliği ve sanatsal kent sahnesi içindeki aktif işbirliği sayesinde post-punk, 1970’ler ve 1980’lerin kesiştiği noktada yeni bir kültürel bağlamı şekillendirdi.

Ve oyun! Etkisi elbette sinemada da görüldü ancak post-punk sadece sinemayı etkilemekle kalmadı, aynı zamanda kendisi de sinema içinde bir dalga haline geldi denebilir. Benzer özellikler ararsak, muhtemelen şaşırtıcı derecede hızlı bir şekilde bu ortaklıkları bulabiliriz. Bu ortaklık, temelde eskinin yapısökümü ve yenilikçi bir tarz arayışıyla ilgiliyken bu müzikte de sinemada da önce yapıyı karmaşıklaştırır. Sinema; mecazların, tekniklerin ve türlerin sınırlarını test eder. Bu da farkındalık ve özeleştiri gerektirir. Kendine soru sorma becerisi, çoğu zaman, cevap verme becerisinden daha önemlidir. İç çatışma bir zayıflık değil, aksine güçtür. Politik ve sosyal gerilim, post-punk’ı olduğu gibi sinemayı da kışkıştır ve ikisinin de ışıldamasını sağlar. Müzikal ve kültürel hareketlerin estetiği, görsel ve sanatsal tarzlarını tanımlar. Post-punk genellikle minimalizm ve soyut formlar, tek renkli veya tersine çok parlak renkler, eksantriklik ve bireycilik, eklektisizm ve karanlık ve mistik bir atmosfer gibi özelliklerle karakterize edilir. Kasıtlı ya da kasıtsız olarak bu özellikleri bünyesinde barındıran sinema, post-punk sinema olarak adlandırılabilir.

Film yapımcısı, video denemecisi, müzisyen, yazar ve eleştirmen olan Scout Tafoya; 2017 yılında “Post-Punk Cinema Manifesto [Side A, Side B]” başlıklı iki video deneme yayımladı.

Scout Tafoya’ya göre post-punk, ekran ile hayat arasında gerilim yaratmak için sessizliği ve negatif alanı cesurca kullanan bir sinemaya dönüşmüştür. Burada hem gerçek hem de sinematik olan eşit derece önemlidir. Bu nedenle, dördüncü duvar her zaman yaratıcı bir şekilde kırılabilir – tabii bu ne kadar deneysel olursa, o kadar iyidir. 

Post-punk filmler, anlatıda referans noktaları olarak kültürel göndermeler kadar kendi dünya kurallarına da ihtiyaç duyar, çünkü tanıdık konvansiyonlar kırılır veya göz ardı edilir.

Fantastik mekanizmalar dünyadaki en sıradan şeyler olarak sunulur, karmaşık görsel efektler izleyiciyi bunaltmaya çalışmak yerine destekleyici bir rol üstlenir. 

Tüm bunlara rağmen, teknik yoğunluk gizli ve sessizdir. Karakterlerin duyguları da sessizleştirilmiş; soğuk ve söz gelimi ölü bir atmosferde neredeyse dondurulmuştur. Bu kasıtlı kısıtlama, her bir eylemin farkındalığıyla desteklenir. Böyle bir sinema, belki kendinden öncekilere belki de çağdaşlarına karşı, radikal bir saygısızlık taşır. Sert sözler, kayıtsızlık ve ihmal, protest ifadenin biçimleri haline gelir.

Sinemada post-punk’ın en ilginç özelliği; müzikte gruplar, albümler ya da şarkılar arasında çağrışımlar ya da benzetmeler bulabilmenin kolaylığıdır. Bir filmin müziğini eşdeğer bir post-punk parçasıyla değiştirdiğinizde, filmin anlatımını ya da atmosferini kaybetmezsiniz. Werner Herzog’un “Nosferatu the Vampyre” (1979) filmi ile Bauhaus’un Bela Lugosi’s Dead teklisi mükemmel bir eşleşmedir. Bir başka harika örnek ise, John Hughes’un “Breakfast Club” (1985) filminde Simple Minds‘ın Don’t You (Forget About Me) parçasını içeren özenle seçilmiş film müziğidir. Tafoya, sinemanın tıpkı müzikte olduğu gibi göründüğünü savunur. 1970’ler ve 1980’lerin kesiştiği noktada (non)punk Suicide, art-rock Bowie ya da Talking Heads; 1990’lar ve 2000’lerin başında ise sayısız yeraltı grubu, Interpol, Bloc Party, LCD Soundsystem ve Arcade Fire… Tabii bunlar, 70’lerin sonunda başlayan ve bugün hâlâ yankılanan yeni seslerin canlı kütüphanesinin sadece küçük bir dilimini oluşturuyor.

Tafoya’ya göre, ilk post-punk filmler, büyük film stüdyolarında çalışan kişiler sayesinde ortaya çıkmıştır. Punk ve post-punk’ın kökeninde olduğu gibi itici güçlerin, Malcolm McLaren ve David Bowie gibi stüdyo çalışanları olduğunu belirten Tafoya, 1970’lerde türler üzerinde deneyler yapmaya başlayan Robert Altman’ı örnek gösterir. Altman, “McCabe & Mrs. Miller” (1971), “Images” (1972) ve “Quintet” (1979) gibi geleneksel stüdyo işlerinden güçlü bir şekilde sapan birkaç film yaptı. Bu filmler, Altman’ın diğer işleriyle kıyaslandığında bile beklenmedik derecede soğuk, kopuk ve ağır bir atmosfere sahipti. Altman’ın deneyleri hem Hollywood’un kurulu düzenini hem de kitlesel izleyicileri yabancılaştırdı. Tafoya bu filmleri, Bowie‘nin aynı dönemdeki albümleri “Low” (1977), “Heroes” (1977) ve “Lodger” (1979) ile karşılaştırır. Bowie’nin albümleri müzik için ne yaptıysa, bu filmler de sinemada post-punk için aynısını yapmıştır: büyük endüstrinin bir parçası olsanız bile, farklı şeyler yapabileceğinizi göstermek.

Post-punk estetiği ile sinema arasındaki bu bağlantı, fikirlerin beklenmedik şekillerde yeniden bir araya getirilmesine ve yeniden yorumlanmasına olanak tanıyan bir tür olan bilimkurguda özellikle belirgindir. Bilimkurgu her zaman belirsiz ve dolayısıyla korkutucu bir geleceği yansıtan karanlık bir ayna işlevi görmüştür. Bu nedenle, post-punk’ın tanımlayıcı özellikleri, 1980’ler sinemasının distopik vizyonlarıyla sorunsuz bir şekilde birleşir. Görsel olarak bu filmlere karanlık ve soğuk gri-mavi paletler hâkimdir ve bunlar filmlerin dünyasının depresif ve yabancılaşmış atmosferini güçlendirir. Klasik örnekler arasında James Cameron’ın “The Terminator” (1984), John Carpenter’ın “Escape from New York” (1981), David Cronenberg’in “Videodrome” (1983) ve Terry Gilliam’ın “Brazil” (1985) filmleri sayılabilir. Bu filmlerin anlatıları, baskıcı sistemlere karşı mücadele eden ya da yaşamı tehdit eden durumlardan kaçmaya çalışan yalnız kahramanları merkeze alır. Bu filmler kimlik kaybı, kişisel özgürlük, manipülasyon ve sosyal kontrol temalarını işlemekte; adalet, yolsuzluk, sivil hak ihlalleri ve teknolojik ilerlemenin sonuçlarını ele almaktadır. Tıpkı Joy Division‘ın aynı karanlığı ve varoluşsal dehşeti müziklerine aktarması gibi, bu filmler de dönemlerinin korku ve endişelerinin vücut bulmuş halidir.

“Brazil” (1985), yön. Terry Gilliam

20. yüzyıl sonlarının bilimkurgusu; totaliter rejimler, gözetleme teknolojisi ve bireyselliğin bastırılmasıyla yönetilen dünyaları tasvir eder. Kıyamet ya çoktan gerçekleşmiştir ya da eli kulağındadır. Bu filmler, çöplerle kaplı distopik şehirlerin soğuk dijital reklam panoları altında parladığı, ezici bir yüzsüz ihtişam duygusunu betimler. Alternatif olarak, George Miller’ın “Mad Max” (1979) ve Kevin Reynolds’ın “Waterworld” (1995) filmlerinde olduğu gibi, yok olmuş bir medeniyetin kalıntılarıyla dolu çorak çölleri veya uçsuz bucaksız denizleri gösterir. Bu tür manzaralarda, Slava Tsukerman’ın “Liquid Sky” (1982) filmi gibi düşük bütçeli kendin-yap deneyleri, Ridley Scott’ın “Blade Runner” (1982) filmi gibi büyük stüdyo yapımlarının yanında yerini alır. Siouxsie Sioux da bu kıyamet sonrası kentsel çürümeyi müziğiyle, Cities in Dust‘ta yakalamıştır.

Kendin-yap yeraltı (DIY underground) ile ana akım tanınma arasındaki bu yaklaşım eşitliği, post-punk müziğin gidişatını da yansıtır. Bodrum kat kulüplerinden çıkan bilinmeyen gruplar, genellikle prodüktörlerin yardımıyla ana akım pop gruplarına rakip olacak kadar büyümüş, ancak ticari pop’un ötesinde bir kült statüsüne ulaşmıştır. Örneğin Joy Division, New Order, The Cure ve Siouxsie and the Banshees; Billy Idol, Duran Duran, Tina Turner ya da George Michael gibi 1980’lerin pop ikonlarıyla kıyaslanabilecek bir başarıya ulaşmış, hatta kalıcı etki açısından onları geçmiştir. Aynı şey sinema için de geçerlidir. Artık efsaneleşmiş pek çok yönetmen, kariyerlerini belirleyen küçük ve alışılmadık filmlerle işe başladı: Sam Raimi’nin “The Evil Dead” (1981), Coen kardeşlerin “Blood Simple” (1984), David Lynch’in “Eraserhead” (1977) ve Jim Jarmusch’un “Stranger Than Paradise” (1984)’ı gibi… Bunlar karşısında, bir soru hâlâ ortaya durmaya devam ediyor: Finansal açıdan başarılı ve geniş çapta popüler olmak mı yoksa niş izleyici kitleleri arasında kült statüsüne ulaşmak mı; bunlardan hangisi daha büyük başarı anlamına gelir? 

Peki, sinemada post-punk olan tek tür bilimkurgu mu? Hayır, bilimkurgu sadece bariz bir örnek. Nitekim, Scout Tafoya’nın Letterboxd’da hazırladığı Post-Punk Cinema listesi de, Derek Jarman’ın “Blue”su (1993) ve Nicolas Winding Refn’in “Drive”ı (2011) gibi birbirinden farklı filmleri içeriyor. 

Ancak şunu bir kez daha kendimize hatırlatmamız gerekiyor: Post-punk’ın tamamlayıcı özelliklerinden ve doğasında var olan zorluklardan biri, sabit bir formülü olmamasıdır. Ana akım bir isyancı kişiliği benimsemek ve punk olarak görülmek genellikle kolaydır. Peki ama nasıl post-punk olunur? Bunun tek yöntemi; önceden tanımlanmış yolları reddetmek, kendi yolunu yaratmak ve yol boyunca mümkün olduğunca çok geleneği kırarken o yolun estetiğini kucaklamak olarak görünüyor. Öte yandan, post-punk olarak etiketlenmek dışarıdan yapılan bir şeydir, kendini tanımlama ise taklide dönüşme riski taşır. Yine de post-punk, ister sinemada ister müzikte olsun, bazıları için sadece bir başlangıç noktası olup onları isyan ve deneysellikteki kökenleriyle artık çok az benzerlik taşıyan yaratıcı yollara yönlendirirken bazıları için ise kalıcı bir referans ve bir geri dönüş noktası olmaya devam ediyor.

Scout Tafoya’nın Post-Punk Sinema Manifestosu

1. Sinema ve yaşam arasında gerçekçi bir alan ve gerilim yaratmak için sessizlik ve negatif alan kullanımı.

2. Referans noktalarını anlatının dokusuna katmak, tür ve gelenek tarafından çizilen çizgilerin dışına çıkmak. Sinemasal ve gerçek tarih, eşit derecede önemlidir.

3. Dördüncü duvar, film yapımcısının uygun gördüğü her an yıkılır ve anlatı dışı yollarla film yapım sürecine dikkat çekilir. Hiçbir teknik bir kez denenmeyecek kadar tuhaf değildir.

4. Teknik cömertlik ölçülü bir tonla sarılmıştır. Büyük duygular soğuk gri atmosferde saklı ya da tam tersidir.

5. Saygısızlık bir zorunluluktur. Radikal politikalar zorlanmadan aktarılır.

6. Genel olarak, bir post-punk grubu veya albümü ile benzerlik taşımalıdır. Echo & The Bunnymen, Joy Division, The Fall, Gang of Four, vb. Bu grupların evrim geçirdiğine dikkat edin. Crocodiles, Unknown Pleasures, Live At The Witch Trials, Entertainment! arasındaki ton, sadelik, prodüksiyon ve düzenleme benzerlikleri, farklı grupların ilk çiçeklenmeleridir. Porcupine ve Songs of The Free arasında neredeyse hiçbir ortak nokta yoktur ama yine de her ikisi de post-punk’ın lynchpins’idir. Benzer şekilde, Wire gibi daha düz bir punk damarından başlayan bir grup da Chairs Missing yayınlandığında post-punk’a dönüşecekti.