Morrissey’in 12 Temmuz 2025’te İstanbul’da vereceği konsere gitmeyeceğim. Uzun süredir Morrissey adı etrafında dönen tartışmaları takip edenler, nedenini tahmin etmekte zorlanmayacaktır.

Söze başlamadan… Bu yazıda; konser organizasyonunda emeği geçen, etkinlik sırasında da emek verecek ve konsere bilet alıp gidecek kişi, kurum ve mekanlara yönelik hiçbir itham ve ifadede bulunmuyorum. Sadece bir dinleyici olarak bu konsere neden gitmemeyi tercih ettiğimi anlatıyorum.

The Smiths’in son stüdyo albümü 1987’de, Morrissey’in ilk solo albümü ise onun ertesi yılı çıktı. Başka bir deyişle, The Smiths’in beş yıllık varlığı, Morrissey’in 37 yıllık solo kariyerini gölgede bırakmaya devam ediyor. Bir zamanlar The Smiths’in feryatlarına sığınanlar için Morrissey’i bir kez olsun canlı dinleme ihtimali, hacca gitmek gibi görünüyor. Sonuçta, onun sesi melankolinin ilahî kitabıydı, yabancılaşma marşları her akorda işlenmişti. Ancak bugün pek çok kişi için Morrissey konserine gitme fikri, ahlakî bir uzlaşma eylemi, sahne spotlarının loş ışığında çatışan bir nostalji ve ilke paradoksu haline geldi.

Herhangi bir konsere gitmek istememenin pek çok sebebi olabilir. Ancak benim için, bir Morrissey konserine bilet almayı reddetmek sadece estetik değil, tamamen politik bir karar. Çünkü bir zamanlar “Gülmek çok kolay, nefret etmek çok kolay, nazik ve kibar olmak güç ister” diye yakınan Morrissey, son yıllarda hayranlarının birçoğunun eskiden onun müziğinde bulduğu empati ve kapsayıcılık ideallerinden giderek uzaklaştı. Morrissey’in, İslamofobik söylemleri nedeniyle çokça eleştirilen milliyetçi bir parti olan For Britain’ı desteklemesi de dahil olmak üzere aşırı sağ politikalara verdiği açık destek (web sitesindeki açıklama için buraya tıklayın), dinleyicilerinin önemli bir bölümünü hem onun müziğinden hem de müziğinin bıraktığı etkiden yabancılaştırdı. Bu yüzden, kalabalığın içine katılmak ve şarkılara eşlik etmek, bu görüşlerin göz ardı edilecek kadar önemsiz olduğunu zımnen kabul etmek anlamına geliyor.

Bilmeyenler için, For Britain, Birleşik Krallık’ta eski bir Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi (UKIP) üyesi olan Anne Marie Waters tarafından 2017’de kurulan aşırı sağcı bir siyasi partiydi. Waters, eski partisinden bile “Nazi ve ırkçı” olarak tanımlanmasının ardından ayrılmıştı. Yeni partisi For Britain kendisini sıkı göç kontrollerini ve kültürel milliyetçiliği savunan milliyetçi ve İslam karşıtı bir örgüt olarak konumlandırdı. Parti, insan hakları gruplarının yaygın eleştirilerine maruz kaldı ve ana akım siyaset tarafından büyük ölçüde reddedildi. Marjinal statüsüne rağmen, Nisan 2018’de Morrissey’in partiye verdiği sesli destek, hayranlarının çoğunun rahatsız edici bulduğu ideolojik bir değişimin sinyalini veriyordu.

Morrissey’in aşırı sağı bu kadar açık bir şekilde kucakladığını görmek kimileri için şok ediciydi. Peki ama gerçekten şaşırtıcı mıydı? Morrissey, 1990’lı yılların başından beri zaten aşırı sağ ve faşist imgelerle flört ediyordu – o dönem hâlâ Britanya’nın kolonyal tarihine sembolik yakınlığın bir ifadesi olarak kabul edilen Union Jack bayrağına sarınıyor, “İngiltere İngilizlerindir” diye haykırdığı National Front Disco (“Ulusal Cephe Diskosu”) adlı bir şarkı yazıyor, göçmenlik hakkında kışkırtıcı yorumlar yapıyordu.

Berlin’de bir binanın cephesine yerleştirilen “Mülteciler Hoş Geldiniz” pankartı

Tim Jonze, 2019’da The Guardian’da yayımlanan bir yazısında, “Peki buraya nasıl geldik?” diye soruyor:

“Morrissey’in politikası 1980’lerde kesinlikle solcu görünüyordu – Thatcher (Margaret on the Guillotine) ve monarşi (The Queen Is Dead) karşıtıydı ve hayvan haklarına karşı tavizsiz bir tutum içindeydi (Meat Is Murder). The Smiths, 1984’te Büyük Londra Konseyinin Jobs For a Change festivalinde çaldı ve 1986’da sosyalist Red Wedge turnesinde yer aldı. Ancak tüm bunlarda öne çıkan, sanatçının şefkatiydi. Şarkıları yalnızlık ve dışlanmışlık hakkında ve zayıf, ötekileştirilmiş ve ezilmiş olanlarla empati kurmak üzerineydi. Öte yandan, yine de, Morrissey’in karakterinin diğer yönleri grubun en parlak döneminde bile apaçık ortadaydı. Morrissey, 1986’da Melody Maker’a verdiği bir röportajda ‘siyah pop komplosunun’ grubunu aşağı çektiğini iddia etti, reggae’yi ‘tüm dünyadaki en ırkçı müzik’ olarak tanımladı ve ‘siyah modern müzikten nefret ettiğini’ ilan etti.”

Tim Jonze aynı yazısında, Morrissey’in #MeToo hakkındaki düşüncelerinin de ırkçılığı kadar kışkırtıcı olduğundan bahsediyor. Kevin Spacey’i, kendisini 14 yaşındayken cinsel tacize maruz bırakmakla suçlayan Anthony Rapp hakkında Morrissey şunları söylemişti: “Çocuk neler olacağını bilmiyor muydu, diye merak ediyor insan… Birinin yatak odasına girdiğinizde, bunun nereye varabileceğinin farkında olmalısınız.” Morrissey’in, maruz bırakıldıkları cinsel şiddeti olası tüm toplumsal tepkilere rağmen çekinmeden açıklayanlara yönelik mağdur suçlayıcı söylemlerinin bununla sınırlı kalmadığı da biliniyor.

Bunun gibi gelişmeler söz konusu olduğunda, kaçınılmaz bir “sanatçıyı sanatından ayırma” tartışması sürüp gider. Ancak Morrissey’in dünyada süren iç ve dış savaşlarla marjinalize edilmiş toplulukların deneyimlerini nasıl göz ardı ettiğini düşünmeden, nükleer silah karşıtı Everyday Is Like A Sunday’ini dinlemek mümkün mü? Göçmenlikle ilgili aşağılayıcı yorumlarını hatırlamadan, I Know It’s Over ile ağlanabilir mi? Bu sorunun yanıtı son derece kişisel gibi görünebilir, ancak pek çok kişi için Morrissey’in söylemlerinin ağırlığı, bir konser mekânına taşınamayacak kadar ağır bir yük oluşturuyor. Bir zamanlar ‘uyumsuzlar’ ve yanlış anlaşılanlar için bir yakarışı ifade eden The Smiths’e karşı, Morrissey tam da bu ethosun reddi gibi geliyor. Bir zamanlar onun sözlerinde teselli bulan genç, queer ve haklarından mahrum bırakılmış dinleyiciler, şimdi kendilerini o sözleri yazan kişi tarafından terk edilmiş hissediyor. 

İşte bu yüzden, Morrissey konserine gitmemek, bir duruş sergilemek anlamına geliyor benim için. Böyle yaparak, ne kadar güzel olursa olsun, müziğin her şeyden azade bir boşlukta var olmadığını kabul ediyorum. Bir zamanlar, yani kim olduğunu bilmeden önce gençlik odalarımızın idolüyken, bizi onun müziğine çeken değerleri artık yansıtmayan biri olduğunu kendime hatırlatıyorum. Çünkü dünyada üzüntü ve isyanı dile getiren ve ikiyüzlülüğün acı tadını taşımayan başka pek çok ses olduğunu biliyorum. Son olarak, bazen müziğe duyulan sevginin en radikal eylemi olarak, dinlemeyi ne zaman bırakmak gerektiğini bildiğimi sanıyorum.


Kara Kadans blog, 1 Mart 2025 itibariyle yayında. Bu yazıda ve blog’daki diğer yazılarda ifade edilen görüşler yalnızca yazarına aittir ve Kara Kadans’ın resmi görüşlerini yansıtmaz. Nitekim, Kara Kadans’ın resmi bir görüşü yoktur. Ancak Kara Kadans; insan ve hayvan haklarına saygılı, ayrımcılık ve nefret söyleminden uzak bir topluluk oluşturmaya önem verir. Cinsiyetçilik, ırkçılık, türcülük, LGBTİ+ karşıtlığı, şiddet ve nefret söylemi içeren yorumlara Kara Kadans’ta yer verilmez. Bu çerçevede, saygılı ve kapsayıcı bir tartışma ortamı için katkılarınızı karakadansbulten@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.