Post-punk ve darkwave sahnesinin en güçlü isimlerinden She Past Away’in dünyadan ve yerli sahneden sanatçıları ve DJ’leri bir araya getirdiği etkinlik serisi Disko Anksiyete, ULTRA SUNN ile devam ediyor.
2020’de yayımladıkları Keep Your Eyes Peeled adlı teklileri ile adlarını geniş bir kitleye duyuran ve o günden bu yana durdurulamaz bir yükselişte olan Brüksel merkezli ikili, modern EBM ve New Beat’i harmanlayarak Front 242 ve Nitzer Ebb gibi efsanelerin etkisini müziklerinde güçlü bir şekilde hissettiriyor. The Sound of Belgium mirasını modern elementlerle birleştiren ULTRA SUNN, derin ve etkileyici vokallerle harmanlanmış güçlü ritimler eşliğinde, kaçırılmaması gereken yüksek enerjili bir deneyim vaat ediyor.
Son teklileri The Beast In You ile bu yılın sonlarına doğru yayımlanması planlanan yeni albümlerini müjdeleyen ULTRA SUNN’dan Gaelle Souflet ve Sam Huge ile hem ilk uzunçalarları “US”ın birinci yıldönümüne hem de Türkiye’deki ilk konserlerine günler kala müzikal yolculukları, EBM ve darkwave’in toplumsal ve politik temelleri ve Disko Anksiyete konserleri üzerine konuştuk.
Duality Productions ve She Past Away iş birliğiyle gerçekleşen Disko Anksiyete serisinin Gülşah Turgut ve Taha Kiremitci’nin de DJ setleriyle eşlik edeceği ve yine unutulmazlar arasına girecek ikinci ayağının biletleri, şimdi Biletix’te.
📍25 Nisan 2025 Cuma, IF Performance Hall Ankara
📍26 Nisan 2025 Cumartesi, Blind İstanbul

Müziğiniz, EBM ve New Beat gibi türlerden beslenen Belçika elektronik sahnesine derinlemesine kök salmış durumda. Barok müzikten Underworld gibi sanatçılara kadar geniş bir ilham yelpazesinden bahsediyorsunuz. Kontravoid, Front Line Assembly ve Twin Tribes gibi önemli isimlerle iş birlikleriniz oldu. Front 242 ve Nitzer Ebb gibi ikonik EBM gruplarıyla aynı sahneyi paylaştınız! Bu kadar çeşitli ilham kaynakları ve iş birlikleriyle ULTRA SUNN, elektronik müzikte geleneğin ve yeniliğin kesiştiği ilgi çekici bir noktada duruyor. Kendinizi bu daha geniş müzik topluluğu içinde, hem Belçika’da hem de uluslararası alanda, nasıl konumlandırıyorsunuz? Belirli bir hareketin ya da sahnenin parçası olduğunuzu mu hissediyorsunuz, yoksa tamamen yeni bir yol açtığınızı mı düşünüyorsunuz?
Nevada’nın ortasında tozlu bir benzin istasyonunda biri yanımıza gelip Front 242’dan bahsettiğinde ya da Boccaccio’yu kutsal bir mekân gibi andığında hissettiğimiz şey gerçekten gerçeküstü. İşte o anlarda Belçika elektronik müziğinin ne kadar derinlere, ne kadar uzağa gittiğini fark ediyoruz.
Biz bu DNA’yla büyüdük – The Sound of Belgium, New Beat, EBM… Bunlar kanımızda var. Ama hiçbir zaman sadece geçmişin yankısı olmak istemedik. Her yerden besleniyoruz: Underworld’ün o ham nabzından, Barok müziğin dramatik duygusundan, 2000’lerin başındaki rock müziğin cesur dokularından. Tüm bu dünyalar vizyonumuzu şekillendiriyor.
Kendimizi tam olarak belirli bir sahnenin parçası gibi hissetmiyoruz. Daha çok geçmişle gelecek arasında, her ikisinden de en iyileri alarak, bir tünel kazıyor gibiyiz. Belki de bu yüzden bahsettiğin sanatçılarla bu kadar güçlü bağlar kurabildik. Aramızda yoğunluk ve dürüstlük üzerine kurulu, sözsüz bir ortak dil var.
İlk tekliniz Keep Your Eyes Peeled (2020), darkwave ve EBM sahnesinde hemen dikkat çekti ve o zamandan bu yana yayımladığınız her parça, tür içindeki varlığınızı daha da sağlamlaştırdı. İlk parçanızdan 2025 tarihli son çalışmanız The Beast In You’ya kadar, bu yolculuğa dönüp baktığınızda müzikal ve kavramsal olarak nasıl bir evrim geçirdiğinizi düşünüyorsunuz? Örneğin, az önce bahsi geçen iş birlikleri ve diğer sanatçılarla paylaştığınız deneyimler müziğinizi ve yaklaşımınızı nasıl şekillendirdi? Bu arada, ben bu soruları hazırlarken siz halihazırda ilk Amerika turnenize çıkmış durumdasınız. Bu bağlamda, farklı ülkelerde çalmak, turne deneyimleri yaşamak ve dinleyici tepkilerine tanık olmak, müziğinizin yönünü nasıl etkiliyor sizce?
Keep Your Eyes Peeled’ı 2020’de yayımladığımızda, aslında sadece dünyada eksikliğini hissettiğimiz müziği yapıyorduk. Fazla düşünmedik. Sadece ekipmanlarımızı bağladık, synth’lerin konuşmasına izin verdik ve kendi gerçeğimizi anlattık. Bu kadar geniş bir kitleyle rezonansa gireceğini hiç beklemiyorduk.
O günden bu yana geçen yolculuk gerçekten çılgıncaydı, özellikle de bu son yıl. İlk kez Amerika turnesine çıkmak, adeta bir rüyanın içine adım atmak gibiydi. Los Angeles’tan New York’a, çölden neon ışıklı şehirlere kadar her konser bize yeni bir bakış açısı kazandırdı. Şu ana kadar Amerika genelinde 45’ten fazla konser verdik ve aldığımız enerji bizi derinden mahcup hissettirdi.
Her gece seyirciden bambaşka bir şey alıyoruz; bazen vahşi, bazen ruhani bir şey. Bu sürekli kurulan bağ, kesinlikle yazım tarzımızı etkiledi. Bu kadar yolda olmak, bize hareket halindeyken beste yapmayı öğretti – otel odalarında, kulislerde, şehirler arası minibüste… Karmakarışık ama tamamen saf bir süreç bu.
Yeni tekliniz üzerine biraz daha konuşmak istiyorum. The Beast In You ile ULTRA SUNN, imzanız haline gelen coldwave sound’unun içine daha karanlık ve sinematik bir yaklaşım katıyor; gerilimi daha da yoğunlaştırıyor. Parça, daha ağır ve nabız gibi atan bas hatlarına ve ürpertici, atmosferik synth’lere yaslanarak tehditkâr ama hipnotik bir enerji yaratıyor. Vokaller daha acil, neredeyse hayaletimsi bir his veriyor ve parçadaki yüzleşme duygusunu artırıyor. Bu parçanın prodüksiyonuna ve düzenlemesine nasıl yaklaştınız? Örneğin, bu karanlık atmosferi yaratmak için yeni synthesizer’lar, ses dokuları ya da prodüksiyon teknikleriyle denemeler yaptınız mı? Ayrıca, bu parçanın yaklaşan albümünüzün genel yönünü yansıtıp yansıtmadığını da merak ediyorum. Bu albümde yoğunluk ve atmosfer konusunda daha fazla deneysel çalışma görecek miyiz?
The Beast In You daha karanlık bir yerden doğdu. Sanki gölgelerin peşinden koşuyorduk, kendimizi daha derin ve sinematik dokulara doğru itiyorduk. Bas hatları daha ağır, atmosfer ise daha ürpertici; adeta ateşli bir rüyanın içine adım atmak gibi.
Prodüksiyon açısından ekipmanlarımızı baştan icat etmedik; bildiğimiz araçları ustalıkla kullanmaya inanıyoruz. Ama onları farklı şekillerde kullandık. Örneğin, melodileri bestelerken gitara yoğunlaştık. Gitar, Sam’in öğrendiği ilk enstrüman ve onun için sanki ana diline dönmek gibi bir his. Finalde gitarı duymasanız bile, ruhu yazım sürecine sinmiş durumda.
Bu parça albümün tamamını temsil ediyor mu? Tam olarak değil. Bir ton belirliyor ama albümde daha birçok sürpriz saklı. Bu yeni çalışmayı ilk albümümüz “US”a bağlayan tüneller var ama kendimizi tekrar etmek istemedik.
Yeni teklinizden ve yakında çıkacak albümünüzden bahsediyoruz ama öte yandan, ilk albümünüz “US” (2024) etrafındaki heyecan hâlâ fazlasıyla canlı. Siz Türkiye’ye geldiğinizde, aynı zamanda albümün birinci yılını kutluyor olacağız — tebrikler!
Önceki röportajlarınızdan birinde, “US” albümünüzle dinleyicileri mücadeleye, pes etmemeye, güçlü kalmaya ve içinde bulundukları koşulların ötesine geçmeye çağırdığınızı söylemiştiniz. Son zamanlarda Türkiye’de ifade özgürlüğü üzerindeki daha da artan baskılar, toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ve dezavantajlı toplulukların verdiği mücadeleler gibi sosyal ve politik zorluklar göz önünde bulundurulduğunda, müziğin – özellikle sizin yaptığınız gibi karanlık elektronik türlerin – bu tür zorluklarla karşılaşan insanlara güç ve direnç kazandırmadaki rolünü nasıl görüyorsunuz? Sizce müzik, günümüzde hâlâ bir protesto ya da güçlenme aracı olabilir mi?
“US” bizim için her zaman özel olacak çünkü hem ilk uzunçalarımızdı hem de hayatımızda aciliyet hissi taşıyan bir anı yakaladı. Mesaj netti: savaş, pes etme, güçlü dur, bulunduğun durumun ötesine geç!
Bu albümü Türkiye gibi yerlerde, özellikle de sosyal ve politik gerçekliğin yoğun yaşandığı şehirlerde çalmayı düşündüğümüzde, müziğin ne kadar güçlü olabileceğini bir kez daha hatırlıyoruz. Konserlerden sonra yanımıza gelip gözyaşları içinde, bazı şarkı sözlerinin onlara nasıl hayatta kalma gücü verdiğini ve kendilerini görünür hissettirdiğini anlatan dinleyicilerimiz oldu. Bu artık müzikten fazlası – bu bir protesto biçimi, karanlıkta bir ışık.
EBM ve darkwave gibi türler her zaman o ham, keskin kenara sahipti. Hep dışlanmışların, isyancıların ve silinmeyi reddedenlerin sesi oldular. Eğer bu mücadelede sesimizle, alan açarak ya da dayanışmayla bile olsa ufacık bir katkı sunabiliyorsak, görevimizi yapıyoruz demektir.
Bizler de Kara Kadans’ta yalnızca müzikten bahsetmiyor; aynı zamanda müziğin toplumsal, kültürel ve politik etkileşimlerini, şehirle olan ilişkisini her fırsatta keşfetmeye çalışıyoruz. Bu anlamda, Sam, senin arkeoloji geçmişin oldukça ilgi çekici çünkü arkeoloji hem manzaraları hem de toplumları şekillendiren tarihsel katmanlara dair özgün bir bakış açısı sunuyor. Bir bakıma ULTRA SUNN’ın müziği de geçmiş ile bugün arasında geziniyor – klasik EBM’in ham enerjisini geleceğe dönük bir vizyonla harmanlayarak günümüz mücadelelerine ses verirken geçmiş hareketlerin yoğunluğunu yansıtıyor. Sizce bu tarih bilgisi, grubun sanatsal kimliğini nasıl etkiliyor? İster dans pistleri, ister kentsel alanlar, hatta insanların silinmeye direnip varlıklarını ortaya koydukları “şehir hakkı” gibi kavramlar olsun, müziğinizle “mekânı geri kazanma” fikri arasında bir bağ görüyor musunuz?
Arkeoloji bana tarihi ya da olayları yargılamamayı, onları titizlikle ve hassasiyetle incelemeyi öğretti. İki bin yıl önceki insan yaşamının mücadeleleri, sevinçleri ve karmaşıklıklarının, bugün yaşadıklarımızdan o kadar da farklı olmadığını gösterdi. Elbette teknoloji gelişiyor ama insanlığın özü şaşırtıcı derecede aynı kalıyor.
Bir arkeoloğun bakış açısı mesafeli olmayı, duyguları bastırmayı gerektirir. Ancak bir sanatçı ve müzisyen olarak, o yelpazenin tamamen zıt ucunda yaşıyorum – dürtüsel, duygusal, tutkuyla hareket eden bir yerde. Her iki tarafı da dengelemeyi öğrendim: Olaylara berrak bir zihinle yaklaşmayı ama içimdeki isyankârı, uyuşmayı reddeden o çıplak siniri de asla susturmamayı.
Eğitimimin sonunda bir yol ayrımına geldim: akademik dünya mı, yoksa müzik mi? Müziği seçtim. Çünkü antik uygarlıklara ve metinlere olan sonsuz sevgime rağmen, şimdiki zamanın bir parçası olma, bugüne seslenme, kendi zamanım için bir şey yaratma arzusu içimde yanıp tutuşuyordu.
Mekânı geri kazanmaktan bahsetmişken, alternatif müzik sahnesinin şekillenmesinde önemli bir rol oynayacağını umduğumuz She Past Away iştiraki Disko Anksiyete serisinin Türkiye’deki ikinci konuğu olmaya hazırlanıyorsunuz. Burada vereceğiniz konserlere geçmeden önce bizi en başa götürebilir misiniz? She Past Away ile yolunuz nasıl kesişti ve sizi bu projenin bir parçası olmaya iten şey neydi?
She Past Away ile olan bağlantımız hayranlıkla başladı. Yaptıkları şeyi, kültürel boşlukları kapatıp yeni bir nesil için darkwave’i yeniden tanımlıyor olmalarını çok seviyoruz. Zamanla, şimdi sinematik anılar gibi hissedilen yerlerde onlarla aynı sahneyi paylaşma şansı bulduk: Denver, Londra, Hollanda, Las Vegas… Her bir konser, bağımızı derinleştirdi. Aynı mizah, aynı çalışma etiği, aynı değerlerle hemen uyum sağladık.
Disko Anksiyete serisine davet edilmek ise bir onur gibi hissettirdi. Bu projenin alternatif sahneyi yeniden şekillendirebileceğine inanıyoruz ve bu hareketin bir parçası olmaktan gurur duyuyoruz.
İlk kez Ankara ve İstanbul’da, hem de peş peşe sahne alacaksınız! Burada özellikle beklediğiniz ya da heyecan duyduğunuz bir şeyler var mı? Daha önce birkaç kıtada konserler verdiniz, sizce Türkiye deneyimi önceki konserlerinizden nasıl farklı olacak?
Hem Ankara hem de İstanbul’da ilk kez sahne alacağız ve çok heyecanlıyız. Her ülkenin kendine has bir ruhu var ve Türkiye’ninki de bizi her zaman büyülemiştir. Burada derin bir tarih, direniş ve sanat duygusu var.
Kalabalıkların yoğun, tutkulu ve güzel bir şekilde gürültülü olmasını bekliyoruz. Biz bunu seviyoruz. Bu enerjinin bir dalga gibi bize geri döndüğünü hissetmek istiyoruz. Dostlarımızdan ve hayranlarımızdan duyduğumuz kadarıyla Türkiye buna hazır, biz de hazırız.
Peki, bu performanslardan izleyiciler ne beklemeli? Dinleyicilerinizde uyandırmayı amaçladığınız belirli bir duygu var mı? Türkiye’de izleyicinizle paylaşmak için özellikle heyecan duyduğunuz, mesela onların size eşlik etmesini çok istediğiniz bir şarkı var mı? Genel olarak, sahnede sizden neler duyabiliriz?
Ter, bas ve bolca duygu bekleyin! Sahnede sadece bir performans sergilemek değil, gerçek bir şey paylaşmak istiyoruz. Canlı bir ULTRA SUNN şovu, arınma ile ilgili. Bu bizim için, bırakmayı, acı üzerinden dans etmeyi ve birlikte hayatta hissetmeyi ifade ediyor.
Night Is Mine, çalmaktan özellikle heyecan duyduğumuz bir şarkı. Her şeyimizi kapsıyor: mesaj, ses, görseller, hepsi orada. Ama gerçekten, insanların bizimle şarkı söylemesini, bizimle bağırmasını, bizimle nefes almasını duymayı sabırsızlıkla bekliyoruz. Çünkü her bir izleyici, gösterinin başka bir parçasını yazar.
Son olarak, benim sorularım dışında Türkiye’deki dinleyicilerinize neler söylemek istersiniz?
Türkiye’deki herkese: Bizi dünyanıza kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Sizlerle tanışmak için okyanusları aştık ve sahip olduğumuz her şeyi getiriyoruz – hikayelerimizi, seslerimizi, kalbimizi.
Hazır olun! Hissetmeye, hareket etmeye, bağ kurmaya gelin. Biz sadece şarkı söylemeye gelmedik, sizinle bir şeyler inşa etmeye geldik, belki sadece bir gece için bile olsa. Hadi bu geceyi unutulmaz kılalım.

Söyleşi serisinin sonraki bölümlerinde hangi isimlerle bir araya gelmemizi istediğini Kara Kadans Instagram ve Bluesky hesaplarını takip ederek paylaşmayı unutma. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.




