Trash Theory YouTube kanalında 19 Aralık 2019’da yayımlanan “Before Bauhaus: How Goth Became Goth” başlıklı videoyu yazıya döküp Türkçeleştirdik. Orijinal içeriği izlemek için buraya tıklayın.
Goth birçok şeydir: Bir Cermen kabilesi, bir mimari tarzı, bir edebiyat türü, bir film, bir gençlik hareketi… Bunların çoğunu birbirine bağlayan şey ise karanlık bir romantizm duygusudur. Ancak Marilyn Manson ve My Chemical Romance gotik modayı benimsemeleriyle ünlü olmalarına rağmen, müzikleri geleneksel olarak gotik olarak sınıflandırılacak türden değil.
Pitchfork’tan Sasha Geffen’in sözleriyle, “Gotik şarkılar; yankılar, distorsiyon, minimal gitar çizgileri ve grotesk olana yönelik abartılı bir zevkle öne çıkıyordu; elektroşoka uğramış gibi görünen saçlar, sürülmüş siyah göz kalemleri ve koyu kıyafetler ise bu havayı daha da pekiştiriyordu.” Yani siyah giyinen ve bariz bir makyaj düşkünlüğü olan her genç ‘goth’ olarak adlandırılabilir ancak bu onların goth müzik dinlediği anlamına gelmez. Bu, kendi sonik şablonu olan ayrı bir şeydir. Gecenin soğuğu ve karanlığı giderek artarken goth’un görünüşü, sesi ve lirik tercihleriyle tanımlanmış bir tür halini aldığı noktaya nasıl geldiğimizi beraber keşfedelim.
İşte goth, böyle goth oldu.
Screamin’ Jay Hawkins

Karanlığın pop müzikte hem sonik hem de estetik olarak ön plana çıkarılmasının belki de ilk örneği, Screamin’ Jay Hawkins’in 1956 tarihli I Put a Spell on You şarkısıdır. Hawkins şarkının ilk denemesini 1955’in sonlarında Johnny Ace’in Pledging My Love şarkısından esinlenen bir vals dönemi blues baladı olarak kaydetti. Bu versiyon, şarkının Nina Simone ve Creedence Clearwater Revival tarafından daha iyi listelere giren cover’ları gibi, şarkıyı ciddiye alıyor: Standart blues vokaliyle bir aşk şarkısı olarak icra ediliyor.
1956’da plak şirketini değiştiren Hawkins ve grubu, I Put a Spell on You’yu yeniden kaydetmeye karar verdi ancak yapımcı Arnold Maxin şarkının çok sert olduğunu düşündü: Hawkins’in şarkıyla yaptığı şey; şarkıyı canlandırmak, birini büyüleme tiyatrosunu tam anlamıyla somutlaştırmak, baştan sona çığlık atmak, homurdanmak ve inlemekti. O kadar farklıydı ki, çirkin yamyam tarzı nedeniyle radyoda yasaklandı. Ancak hiçbir zaman listelere girememesine rağmen, şarkı kült bir takipçi kitlesi kazandı ve sonunda bir milyondan fazla kopya sattı.
I Put a Spell on You; punk, post-punk ve nihayetinde goth’un en iyilerini kapsayacak daha gösterişli ve daha karanlık fikirli pop müziğe doğru atılan ilk adımdı. Bu tiyatro, canlı şovunda da sahneye taşındı. Hawkins sahnede bir tabutun içinden çıkar, bir pelerin giyer ve gösterisinin bir parçası olarak kuru buz kullanırdı. Arthur Brown, Alice Cooper ve Marilyn Manson gibi geleceğin şok rockçılarının izleri Screamin’ Jay Hawkins’e ve onun I Put a Spell on You şarkısına yaptığı gerçeküstü yoruma kadar sürülebilir.
The End

Los Angeles’ta psychedelic rock’ın zirvesindeki The Doors; uzun cazları, bangır bangır çalan orgları, karanlık şiirsel şarkı sözleri ve solisti Jim Morrison’ın çiğ seksapeli ile tanımlanıyordu. Kendi adlarını taşıyan ilk albümleri Ocak 1967’de yayımlandı. Light My Fire, Ed Sullivan Show’dan yasaklanmalarına neden olmasına rağmen, grubu pop spot ışıklarının altına soktu ve grubun ilk bir numaralı teklisi oldu. Ancak albüm, özellikle 11 dakikalık kapanış şarkısı The End ile basit bir uyuşturucu göndermesinden çok daha fazla karanlığa sahipti. The Doors, Ekim 1967’de John Stickney tarafından yapılan canlı bir incelemede yazılı şekilde “gotik” rock olarak adlandırılan ilk grup oldu.
Başlangıçta Morrison’ın bir kız arkadaşından ayrılmasıyla ilgili üç dakikalık bir pop melodisi olarak yazılan parça, grubun Whiskey-A-Go-Go’da tekrar tekrar çalınmasıyla gelişti. Bu parçada korkutucu org, bastırılmış caz davulları ve Doğu esintili gitar çizgileri yavaş yavaş yanarak orta noktada yüklü bir kreşendoya dönüşüyor. Şarkı sözleri en ürkütücü şeylere odaklanıyor: ölüm ve Ödipal arzu.
Morrison, teatral bir dokunuşa sahip çok marazi bir çocuk olmasının yanı sıra, Joy Division’dan Ian Curtis ve Sisters of Mercy’den Andrew Eldritch’in benimsediği derin droning baritonuyla, goth şarkıcılarının taklit edebileceği bir vokal şablonu da olacaktı.
The Velvet Underground

The Velvet Underground çok önemli bir grup. 1960’ların sonundan bu yana ortaya çıkan rock merkezli hemen hemen her türün izi muhtemelen onların ürünlerine kadar sürülebilir: Punk en bariz olanı ama aynı zamanda art rock, krautrock, shoegaze, twee, no wave ve ötesi… Tabii ki goth da var.
New Yorklu grubun kendi adını taşıyan 1967 tarihli ikonik albümünde, özellikle de Venus in Furs ve All Tomorrow’s Parties adlı parçalarda goth’un izleri görülebilir. MTV’den Kurt Loder 1984’te ikinci şarkıyı “büyüleyici bir gotik rock destanı” olarak tanımladı. Her iki şarkının da lirik içeriği, Venus in Furs’ün BDSM hikayeleri ve All Tomorrow’s Parties’in gölgeli karikatürleri ile, pop müzikte daha önce söylenenlerden çok daha karanlık. Bu kombinasyon Velvet’in söz yazarı Lou Reed için bariz bir adım gibi görünüyor.
The Velvet Underground’un rock versiyonu, eksantrik ve dehşet verici bir yapıya sahipti; dronel bir ritim, vurucu piyano çalışması ve vokallerin siren şarkısıyla birleşiyordu. Yukarıda bahsi geçen her iki şarkıda da Reed, “devekuşu gitarı” olarak tanımladığı, tüm tellerin aynı notaya akort edilmesinden oluşan ve çalındığında gitara benzersiz bir droning kalitesi veren bir akort kullanıyordu.
Şarkıyı proto-goth bağlamında gerçekten öne çıkaran unsur ise, Nico’dur. Rock eleştirmeni Richard Goldstein, Almanya doğumlu vokalisti şöyle tanımlamıştır: “Nico yarı tanrıça, yarı buz parçası gibidir. Şarkılarını yumuşak ve kusursuz ovaller içinde söyler. Sesi, sabah uyanan bir viyolonselin çıkardığı sese benzer.” Bir sonraki yıl Nico, The Velvet Underground’dan ayrılacak ve geleceğin goth’ları üzerindeki etkisini başka yerlerde sürdürecektir.
Nico

Nico‘nun ilk solo çalışması Chelsea Girl, aralarında The Velvet Underground’dan John Cale ve Lou Reed’in yanı sıra Bob Dylan ve Jackson Browne’un da bulunduğu çeşitli sanatçılar tarafından yazıldı. Bunun ardından Nico, Doors’un Jim Morrison’ından bir devam albümü için tavsiye aldı, Batı’ya taşındı ve orijinal materyallerden oluşan bir albüm yazdı. Sonuç, Nico’nun tuhaf bir şekilde orijinal olan sanatçılığına çok daha sadık kaldığı ve proto-goth’un belirleyici albümlerinden biri oldu: 1968 tarihli “The Marble Index”. Bu albüm Nico için müzikal açıdan olduğu kadar bir sanatçı olarak kim olduğu konusunda da önemli bir ilerlemeydi. John Cale şöyle demişti: “‘The Marble Index’in kaydedilmesi ve piyasaya sürülmesiyle aynı zamana denk gelecek şekilde Nico tamamen siyah giymeye başladı ve saçlarını kan kırmızısına boyadı.” Bu, Nico’ya ilk modern gotik kız unvanını kazandırabilir.
Frozen Warnings ve Facing the Wind gibi parçaların yer aldığı “The Marble Index”, Nico’nun akortsuz armonisi ve John Cale’in besteleriyle ondan daha önce ya da sonra gelen hiçbir şeye benzemiyordu. The Velvet Underground’un gitarlarından ayrı olarak bu parçalar; viyolalar, çekiçle çalınmış piyano kümeleri ve dengesiz perküsyondan oluşan karanlık bir ambiyans içinde yer alıyordu. Albümün tamamı, Nico’nun proje için yazdığı on iki şarkının sekizinden oluşan 30 dakika uzunluğundadır, ki bu da yapımcı Frazier Mohawk’ın intihara meyletmeden dayanabileceği kadardır.
Bu kasvetli ve güzel çalışma içsel bir cazibe yakaladı ancak kendisini tamamen tekil olarak işaretledi. İlk albümünü karakterize eden folk esintilerine sahip değildi fakat gerçekten rock veya pop olarak görülemeyecek kadar da şarkı yapısına ilgisizdi. Bu, All Tomorrow’s Parties’in Nico’suydu; pop öncesi müzikalite ile harmanlanmış derin bir sese sahip bir kıyamet getiriciydi. Bu ambient doğa, Cocteau Twins’in atmosferi ya da Bauhaus ve Joy Division’ın basit ve ferah kompozisyonları gibi daha sonraki goth müziğinde de tekrarlanacaktı. Nico’nun sesi; Siouxsie Sioux, Bat For Lashes ve hatta Björk’te bile duyulabilir.
Alice Cooper

İster Iron Butterfly’ın In-A-Gadda-Da-Vida’sının hantal temposu ve perili orgu ister Black Sabbath’ın ilk albümünün atmosferi ve cadı kurgusu olsun, hard rock ve metal arasındaki boşluklarda geleceğin gotiklerine ilham verecek anlar vardı. Ancak gotik kültürün estetiği ve tiyatrosunda kilit olan bir diğer grup, Alice Cooper ve kendi adını taşıyan solistiydi. Screamin’ Jay Hawkins’in gösterişli karanlığını alıp 70’ler bağlamında günümüze taşıyan Cooper, canlı gösterilerinde pelerinler, proto ceset makyajı ve çeşitli sahnelenmiş intihar ve sakatlama biçimleri kullandı. Alice Cooper, olayların daha hastalıklı yönlerinin lirik açıdan zengin olabileceğini erken fark edenlerdendi. Bunun bir örneği, 1971 tarihli “Killer” albümünde yer alan, tartışmalı Dead Babies. Parça, çocuk yetiştirmekle ilgilenmeyen bir annenin hikayesini anlatmak için atmosferik ses efektlerini bir araya getirme biçimiyle neredeyse sinematiktir.
Albüme adını veren parçayla sahnede eşleştirildiğinde, seyirciler Cooper’ın bebekleri parçaladığını ve bir tür ritüel olarak asılmasıyla doruğa ulaştığını görecekti. Cooper’ın sahne şakaları ve kişiliği 90’ların şok rock kralları Marilyn Manson ve Rob Zombie ile doğrudan bağlantılıdır, müziği de 70’lerin sonundaki punk sahnesi için önemlidir. Sex Pistols ve Public Image Ltd.’den John Lydon, “Killer”ın tüm zamanların en iyi rock albümü olduğunu belirtirken Damned solisti Dave Vanian’ın vampir kıyafetlerini tercih etmesi Cooper ile ilişkilendirilebilir.
Glam Rock
Goth’un genel olarak punk’tan evrildiği, The Damned ve Siouxsie and The Banshees gibi koyu renkli eğilimlerin aradaki boşluğu doldurduğu varsayılsa da glam rock, goth’un etkisinin ciddi anlamda başladığı yerdir. Estetik olarak, glam’ın cinsel belirsizliği, eyeliner ve soluk fondötene olan düşkünlüğü ve gotik kültürünkini yansıtan abartılı kıyafet seçimleriyle iki tür arasında kısa bir boşluk vardır. Elbette T. Rex, Roxy Music ve David Bowie diğer kasvetli kardeşlerinin asla olamayacağı kadar ışıltılıydı ancak tüm önemli İngiliz goth gruplarının bunlardan en az birini ana etki olarak listelemesinin bir nedeni var.
Roxy Music’in In Every Dream Home A Heartache şarkısının uğursuz orgla enfekte olmuş slow-burn’ünü dinleyin – kısmen şişme bir bebeğe yazılmış bir aşk şarkısı olarak bu parça, goth’un cinsel karanlığından önce gelir.

Yaratıcı kontrolü Bryan Ferry’den asla alamayacağını anladıktan sonra 1973’te Roxy Music’ten ayrılan Brian Eno’nun solo kariyeri de Blank Frank’teki soyut enstrümantal kakofoniler gibi kesin proto-goth ilgi anları içerir. Yahut son derece ürkütücü Third Uncle da tehditkâr, neredeyse mekanik bir davul ritmi ve kesik kesik gitar çalışması ile Brian Eno’nun hipnotik monoton vokaline sahiptir. Bu, beş yıl sonra Martin Hannett’in geniş prodüksiyonu arasında “Unknown Pleasures”da Joy Division’ın kendi ses şablonuna dönüşecektir.
Bauhaus, Third Uncle’ı 1982 tarihli “The Sky’s Gone Out” kısa çalarında yeniden yorumladı ve bu süreçte şarkıyı bir şekilde daha az rahatsız edici hale getirdi. Eno daha sonra “Berlin Trilogy” albümünde post-glam Bowie ile çalışacaktı. Ambiyans ve elektronik müzik deneyleri gotik etkinin mihenk taşları olacak; 1977 tarihli “Low”, The Cure’dan Robert Smith tarafından tüm zamanların en favori uzun çaları olarak adlandırılacaktı.
Frankie Teardrop

1969’da kurulan New Yorklu Suicide, kendini punk olarak tanımlayan ilk gruplardan biriydi. Ancak tarzları, [New York’ta bir müzik kulübü olan] CBGB merkezli çağdaşlarının aşırı devirli gitarları ve çift zamanlı davullarının ötesine geçti. Davul makineleri ve erken dönem synth’leri kullanan Suicide, dönemin en özgün müziklerinden bazılarını yarattı ancak bu özgünlük gittikleri her yerde tepki çekti.
İlk albümlerinin en rahatsız edici ve en derin gotik çalışması, 10 dakikalık epik Frankie Teardrop’tur. Martin Rev’in minimalist ritmi ve titreşen synth çalışması üzerinde vokalist Alan Vega tedirgin mırıltısıyla, yoksulluğun deliliğe sürüklediği genç bir fabrika işçisinin karısını, çocuğunu ve sonra da kendisini öldürme noktasına varan amansız öyküsünü anlatıyor. Yazar Nick Hornby, 31 Songs adlı kitabında bu şarkıyı “sadece bir kez” dinleyeceğiniz bir şey olarak tanımlamıştır ve bunun nedeni açıktır. Vega’nın en kıdemli korku hayranlarını bile tedirgin edecek denli kan dondurucu çığlıklarıyla dolu şarkı gerçekten dehşet verici. Nitekim, Alan Vega da 2008’de The Guardian’a verdiği bir demeçte, “Bu parça beni hâlâ çok korkutuyor. Neden? O çığlık. O çığlığı atarken neredeyse bayılmıştım” demiştir.
Not: Kara Kadans editörü, bu parçanın 3 dakikalık ilk versiyonunu da dinlemenizi önerir.
Yapımcı Craig Leon daha önce Lee “Scratch” Perry ve Bob Marley ile çalışmıştı, bu nedenle parçaya, özellikle de vokallere dub reggae yankısı ekledi. Bu, daha sonra ilk goth’lar tarafından tekrar kullanılacak bir teknik oldu. Gotik olsun olmasın, daha sonraları davul makinesi ve synth kullanan tüm grupların Suicide’a bir borcu vardır.
The Cramps

Goth müziği yaygınlaştıran bir başka New Yorklu grup da The Cramps’ti. Grubun kurucu üyeleri Lux Interior ve ‘Poison’ Ivy Rorschach, Elvis Presley ve Little Richard gibi topluma tehdit oluşturmaya çalışan türden karanlık rock’n roll kayıtlarına duydukları sevgiyi paylaşıyordu. 1977 yılına gelindiğinde, bu köşeli ve asi rockabilly tarzını kendilerine özgü bir biçimde yeniden yaratıyorlardı. Hızlandırılmış, bozulmuş, B-filmi karakterleri ve temalarıyla harmanlanmış bir forma dönüştürerek buna “psychobilly” adını verdiler.
İlk teklileri, Trashmen’in Surfin’ Bird şarkısının bir yeniden yorumlaması olsa da ikinci teklileri kişisel şablonlarını belirleyecekti: korku temalı Human Fly. Bu parçadan önce de korku yaratıklarını konu alan şarkılar olmuştu, Cadılar Bayramı’nın klasiklerinden Monster Mash bunun bir örneğiydi fakat Human Fly konunun karanlık tiyatrosuna bu kadar sadık kalınarak çalınan nadir şarkılardan biriydi. Bu sadece 1958 yapımı B-Movie korku filmine dayanan bir yenilik değildi, Lux’ın Elvis türü hıçkırıklı konuşması onu gerçek bir ‘insan sineği’ gibi hissettiriyordu.
Garaj rock köklerini göstermek için ? & The Mysterians’a bir gönderme bile var. The Cramps, çalışmalarında korku efemerasını kullanan ilk punk grubuydu ama sonuncusu da olmayacaktı. The Misfits’in sıçrama temalı Bullet’ı aynı yıl yayımlanacak; Damned, 45 Grave ve çok daha sonra AFI, My Chemical Romance ve Creeper bu korku punk geleneğini sürdürecekti.
Post-Punk
Punk, goth’a giden yolda kesinlikle bir basamaktı. Özellikle Birleşik Krallık’ta bir hareket olarak punk, ana akımda alternatif müziğin kabul görmesini, yüksek sesli ve öfkeli müziğin meşru görülmesini ve canınız nasıl isterse öyle giyinebilmenizi sağladı. Büyük bir plak şirketiyle anlaşma imzalayan son İngiliz punk gruplarından biri Siouxsie and The Banshees oldu. Grubun solisti Siouxsie Sioux, Mısır desenlerinden esinlenen zarif göz makyajı ve elektroşok etkisi yaratan siyah saçlarıyla ünlüydü. Ancak grubun müziği aynı zamanda post-punk olarak adlandırılan ilk müziklerden biriydi. Sioux’nun grubu, punk’ta duyulmamış sesler ve enstrümantasyonun yanı sıra sadece finişe doğru bir yarış olmayan şarkılar kullanarak geleceğin gotikleri üzerinde büyük bir etki yarattı. The Cure‘dan Robert Smith 2003’te şöyle diyecekti: “Siouxsie and The Banshees ve Wire gerçekten hayranlık duyduğum iki grup. Bir anlamları vardı ve The Cure ile yaptığımız şeyden çok farklıydı. Onlardan önce, Buzzcocks ya da Elvis Costello gibi olmak isterdim — punk’ın Beatles’ı gibi.” Daha sonra, Siouxsie and The Banshees ile The Cure, sırasıyla Juju ve Pornography albümleriyle müzikal anlamda gotik tarza daha da yaklaşacaklardı.
Gotik üzerinde kalıcı bir etkiye sahip olan diğer ana post-punk grubu ise, karanlık temalı şarkılarıyla Joy Division‘dır. New Dawn Fades’in neredeyse Sabbath umutsuzluğundaki doom’una bakın. Martin Hannett’in kavernöz prodüksiyonuyla desteklenen 1979 tarihli albümleri “Unknown Pleasures” daha sonra gelecek olanları da etkileyecekti. Albümün yankıları Bauhaus, Killing Joke ve Southern Death Cult’ta da görüldü. Bu aynı zamanda post-punk ve goth arasındaki çizgilerin bulanıklaştığı noktadır. Goth, post-punk’ın daha genç bir kardeşidir, isterseniz ona post-post-punk da diyebilirsiniz, ancak Hannett 1979’da Joy Division’ı “gotik tonları olan dans müziği” olarak tanımlamıştı.
Bauhaus

Bauhaus, 1978 yılında Northampton, İngiltere’de kuruldu. İlk teklileri, 1979 tarihli Bela Lugosi’s Dead, dokuz dakikadan fazla süren uğursuz bas çizgisi, droning dub-reggae etkili gitar çalışması, cızırtılı kemik tıkırtılı davullar ve vampirik bir ritüel hakkında karanlık bir şekilde tonlanmış sözlerden oluşan bir melodinin yükselen bir monolitiydi. Tüm niyet ve amaçlar için, bu gerçek gotik rock’ın başlangıcıdır. Ancak sıklıkla ilk gotik rock şarkısı olarak anılsa da Bauhaus bu etiketten nefret etmiş ve gotik grupların kendilerini asla bu şekilde tanımlamadıkları bir geleneği başlatmıştır.
Bela Lugosi’s Dead’den itibaren gotik rock yükselişe geçmiş ve daha önce gelenlerden enerji almıştı: Screamin’ Jay Hawkins’in teatral sunumu, Jim Morrison’ın deadpan croon’u, The Velvet Underground ve Nico’nun atmosferik drone’ları, Bowie’nin gölgesi, Brian Eno’nun staccato gitarları, Suicide ve Joy Division’ın dub reverb’ü ve The Cramps’in canavar filmlerine tapınması… Hepsi 10 dakikalık saf gotik rock’a sıkıştırılmıştı.
The Cure, Siouxsie and The Banshees, Killing Joke ve The Birthday Party gibi birçok başka grup da bu türün nihai halini almasına yardımcı oldu.
Goth bugün hâlâ varlığını sürdürmektedir ancak görünüş ve duyuluş olarak değişmiştir. Creeper ya da Jenny Hval’in çalışmalarını Bauhaus ile karşılaştırdığımızda bunların aynı şeyler olmadığını görüyoruz. Ancak müzikte karanlığın, içsel işkencenin, canavarlara tapınmanın ya da tamamen siyah giyinmenin olduğu her yerde, goth her zaman olduğu gibi orada olacak, …
… ölümsüz, ölümsüz, ölümsüz…




