Kara Kadans söyleşi serisinin bu bölümünde Melisa Özkan, Goetia ile Ankara’da bir araya geldi.
Ankara’nın kasvetli ve politik atmosferinden beslenen, melankolik tınıları elektronik ritimlerle harmanlayan Goetia, Türkiye’de post-punk ve darkwave müziğin bayraktarlığını üstlenen yeni oluşumlardan bir tanesi. Tolgahan Pehlivanlı ve Berent Oral’dan oluşan bu ikili, türün niş yapısına meydan okuyarak dinleyicilerine kendi iç dünyalarından süzülen “günah” temalı hikâyeler sunuyor. Macabre adlı post-punk grubuyla başlayan serüvenleri ortak tutkuları olan darkwave’e yönelmeleriyle Goetia’ya evrilen ikiliyle söyleşimizde, kuruluş süreçlerinden müzikleri üzerinde Ankara’nın etkisine, yaratım aşamasındaki titizliklerinden gelecek planlarına kadar pek çok detayı konuştuk. Goetia’nın, müziği sadece bir sanat dalı değil, aynı zamanda kişisel ve toplumsal öykülerin bir yansıması olarak gördüğü bu samimi söyleşide, türün underground ve niş ruhunu korumanın ve bu tarz bir müzik türünde üretmenin inceliklerine de tanık olacağınıza inanıyorum.

Grubunuzun kuruluş sürecinden bahseder misiniz? Bir araya geldiğinizde müzikal anlamda nasıl bir vizyonunuz vardı ve o dönemde ne tür bir müzik yapmayı hedefliyordunuz?
Tolgahan: Berent ile 2019’da tanıştık. Tanışmamız ve arkadaşlığımız biraz black metal sayesinde oldu. Müzik üzerinden iyi anlaştığımızı ve aramızda bir bağ oluştuğunu söyleyebilirim. Bir süre hiçbir yerde yayımlamadan, kayıt almadan, tamamen amatörce birlikte müzik yaptık. Bu süreçte yakın arkadaş olduk. Daha sonra, kısa bir dönem Ploratus adıyla black metal yaptık ama bu da yalnızca kendi zevkimiz içindi, hiçbir yerde yayımlamadık.
Aradan zaman geçtikten sonra, Berent de ben de uzun süredir Molchat Doma dinlediğimiz için ve post-punk çok sevdiğimiz bir tür olduğundan, “Acaba post-punk yapmaya başlasak mı?” diye konuşmaya başladık. Sonunda “Başlayalım!” dedik ve Macabre adında bir grup kurduk. Bu grupta bizimle birlikte bir bateristimiz ve gitaristimiz de vardı. Macabre döneminde özellikle başarılı cover’lar çıkardığımızı düşünüyorum. Ancak, zamanla bazı grup içi anlaşmazlıklar ortaya çıktı. Bu anlaşmazlıklar sonucunda sıkıntılar arttıkça kendimize ait ve gurur duyacağımız parçalar çıkaramıyorduk. Bu sebeple Macabre’den sonra darkwave’e yöneldik. Darkwave de çok sevdiğimiz bir türdü; zaten post-punk dinleyen herkesin darkwave de dinlediğini düşünüyorum. Bunların etkisiyle kısa süre içinde harekete geçip Goetia’yı kurduk.
Goetia projesi biraz kendiliğinden şekillendi diyebiliriz. Uzun süredir birbirimizi tanımamız ve ekibin sadece iki kişiden oluşması, organizasyonel açıdan büyük bir kolaylık sağlıyor. “Müsaitlik” gibi konularla vakit kaybetmek yerine, rahatça iletişim kurup anlaşıyoruz. Ortak hedeflerimiz ve benzer vizyonumuz sayesinde yaratıcı konularda da uyum içindeyiz. Tüm bunlar, şarkı üretim sürecimizin son derece pürüzsüz ve akıcı olmasını sağlıyor. Ayrıca, rollerimiz de çok daha net.
Goetia’nın müzikal kimliği nasıl şekillendi? Bu süreçte yaşadığınız şehir olan Ankara’nın atmosferi ve kültürel dokusu müziğinize nasıl bir etki bıraktı?
Berent: Ankara’nın özellikle depresif ve politik yapısı, bizi en başta post-punk’a iten temel etkenlerden biri oldu. Açıkçası, herhangi bir tatil beldesinde bu kadar karamsar, karanlık tınılı müziklerin ortaya çıkacağını düşünmüyoruz. Bu konuda Ankara kesinlikle ilham verici. Dolayısıyla, bu şehirde yaşamamızın, bu tarz bir müzik yapmamız üzerinde çok büyük bir etkisi var diyebilirim.
Tolgahan: Ankara’nın brutalist bir yapısı var. Özellikle Türkiye’deki şehirler arasında bürokrasinin başkenti olması sebebiyle bile her tarafta brutalist bir mimari mevcut. Bu durum, post-punk için oldukça destekleyici bir atmosfer yaratıyor. Şehirde her yerde bürokratik baskıyı ve politikayı hissediyorsunuz. Ankara, Amerika’daki gibi rastgele kare bloklardan oluşan bir şehir değil; derin bir geçmişi var. Bu geçmişte, işlenmiş suçlar ve belirgin bir politik arka plan mevcut. Bu özellikler, post-punk yaptığımız zamanlarda bize kesinlikle bir yarar sağlıyordu. Darkwave yaparken yani şu anda da bunun etkisi devam ediyor.
Post-punk ve darkwave gibi türlerin Türkiye’de hâlâ daha “niş” bir kitleye hitap ettiği bir dönemde, Goetia olarak bu tarzı seçmenizin ardında nasıl bir motivasyon vardı? Sizi bu yola iten ne oldu?
Tolgahan: Açıkçası, bu türleri tercih etmemizin en büyük nedenlerinden biri, post-punk’ın o nostaljik hüznüydü. Benim gözümde post-punk, sadece depresif bir müzikten çok daha fazlası; sanki gençliğini özleyen, pişmanlıklarını sürekli hatırlayan yaşlı bir adamın hikayesi gibi. Sepya tonlarında, içten bir hüzün barındırıyor. Benim post-punk’a başlamam Molchat Doma ile oldu. Özellikle Клетка ve Тоска gibi şarkılarındaki o nostaljik ve melankolik atmosfer beni çok etkilemişti. Zaten ben de Berent de çok “mutlu” müziklerden hoşlanan insanlar değiliz. Post-punk’ın, sadece “Her şey çok kötü.” demek yerine geçmişe göndermeler yapan, hikayeler anlatan ve tüm bunları son derece soğuk bir besteyle sunan yapısı bizi kendine çekmişti. Sanırım Berent’in de benzer nedenlerle hoşuna gitmişti. Böylece post-punk yolculuğumuza başlamış olduk. Darkwave’e geçişimiz ise, elektronik müziğe olan tutkumuzdan kaynaklandı. Hem Berent hem de ben elektronik müziği, özellikle de EBM tarafını çok seviyoruz. Darkwave, post-punk’ın o soğuk atmosferini alıp hüznü biraz arka plana atarak onu daha enerjik ve elektronik bir forma büründürüyor. Elektronik türlere olan ilgimiz düşünüldüğünde, darkwave bizim için adeta biçilmiş kaftandı. Müziğimiz hüzünlü tınılar barındırsa bile dinleyiciler için dans edilebilir ve “coşulabilir” bir yapıya sahip olması, bizi bu türe bağladı. Ayrıca, elektronik ağırlıklı olması sayesinde sadece iki kişiyle de rahatlıkla üretim yapabilmemiz, bu tercihimizde etkili oldu.
Berent: Daha önce de bahsettiğimiz gibi, bir black metal geçmişimiz var. Ondan önce de post-punk yaptık. Zaten ikimizin de darkwave’e ilgisi vardı. Bu nedenle, en sonunda ikimiz için de bu tarz bir müziğin daha uygun olacağına karar verdik. Tolgahan da son zamanlarda elektronik müzikte kendini geliştiriyor ve synthwave eserler de yaratıyor. Bu da bizi enstrümantal kayıtlardansa bilgisayar üzerinde mix-mastering odaklı çalışmalara yöneltti. Bu tarz kayıtlar, kendimizi daha rahat hissettiğimiz ve geliştirdiğimiz bir alan oldu.
Goetia’nın Yaratım Süreci: Sound Tasarımından Sözlerin Derinliklerine
Goetia’nın şarkı yazım süreci nasıl ilerliyor? Sözler ve melodiler genellikle nasıl bir araya geliyor? Bu yaratım aşamasında ilham kaynaklarınız neler oluyor?
Tolgahan: Şarkı yaratım sürecimiz, özellikle sound tasarım ve miksaj aşamalarıyla başlıyor. Mastering için bir çevremiz olsa da, asıl sound tasarımı ve miksaj kısmı benim sorumluluğumda. Daha önce synthwave müzik de yaptığımdan, bu benim için büyük bir zevk. Özellikle hazır preset kullanmaktan veya başkasının sesini kopyalamaktan kesinlikle hoşlanmıyorum. Benim için bu, tembelce bir yaklaşım ve şarkının özgünlüğünü bozuyor. Eğer bas gibi temel bir ses bile önceden kullanılmışsa, şarkı sıradanlaşma riski taşır. Bu yüzden, kullandığım her sesi, ister hafif ister yoğun olsun, mutlaka değiştiriyorum. Bazen sesleri sıfırdan kendim tasarlıyorum. Bu sayede şarkılarımızın kendine özgü bir sesi oluyor. Esinlendiğimiz ve sevdiğimiz referanslarla ürettiğimiz sesler, şarkıları tamamen orijinal kılıyor. Eğer elektronik bir müzik yapıyorsanız ve internetten rastgele bulduğunuz sesleri kullanıyorsanız, bence elektronik müzik yapmıyor, sadece sesleri birleştiriyorsunuz demektir. Sound tasarım kısmında böyle bir titizliğimiz var.
Besteler ve Berent’in “Filtreleme” Rolü
Tolgahan: Besteleri ise Berent ile birlikte yapıyoruz. Benim kişisel olarak zayıf olduğum bir konu var: tür dışına çok fazla çıkmak. Geçmişte farklı türlerde müzikler yaptığım ve özellikle game jam’lerde çalıştığım için, belirli bir türde kalmakta zorlanıyorum. Yaptığım melodiler çoğu zaman darkwave’in dışına çıkabiliyor, hatta daha çok synthwave veya French electro tarzına kayabiliyor. İşte tam bu noktada Berent devreye giriyor ve adeta “trafik polisi” rolünü üstleniyor. Her zaman “Bu artık darkwave değil, darkwave’e dönmemiz lazım!” diyen kişi o oluyor. Ben bir dünya yaratıyorum, Berent ise o dünyayı darkwave evrenine uygun hâle getiriyor. Ben çok fazla katman eklerken o, fazlalıkları çıkararak şarkıyı darkwave seviyesine çekiyor. Şöyle diyebilirim: Ben sadece saçımı uzatıyorum, Berent ise berberim. Kontrolörlük yapıyor yani!
Şarkı üretimine genellikle farklı sesler (yeni baslar, yeni tınılar) üreterek başlıyorum. Sonra Berent ile konuşuyoruz. İki kişi olmanın en güzel yanlarından biri de bu: İletişimimiz çok kolay. Anlaşamadığımız bir konu olursa, bunu sonraya bırakırız. Bazen “Yok ya, sen haklısın.” derim, bazen o bana hak verir. Süreç bu şekilde ilerler.
Stüdyo ortamında Goetia’nın kendine özgü ses dokusunu yaratırken başvurduğunuz belirli teknikler, “trick”ler veya alışılmışın dışında yaklaşımlar var mı? Bu konudaki sırlarınızı bizimle paylaşabilir misiniz?
Tolgahan: Sound tasarımında son derece deneysel bir yaklaşımla ilerlemeyi seviyorum. Çünkü “Herkesin yaptığı, bir milyonuncu bas sesini yapacağım.” demek bana doğru gelmiyor. Her bas sesinin belirli bir özgünlüğe sahip olması gerektiğine inanıyorum. Özellikle basları tasarlarken “drilling” olarak adlandırdığımız bir tekniğe çok önem veriyorum. Çok fazla teknik detaya girmeyeceğim, zira o kısım biraz meslek sırrımız diyelim! Ancak, genel sound tasarım sürecinde yaptığımız şey şu: Berent ile birlikte bir şarkı üzerinde çalışmaya başlarken birden fazla referans şarkı belirliyoruz. Bu şarkılardaki sound’ları kendi parçamızla harmanlamaya çalışıyoruz. Bunun üzerine bir de geçmişten beri sound tasarımında kullandığım, tabiri caizse işin “tadı tuzu” diyebileceğim ufak trick’leri ekliyorum.
Örneğin, Nihil adlı şarkımızın bas seslerinde en çok ilham aldığım parçalar, Gesaffelstein’ın Pursuit ve Hate or Glory ile Street Fever’ın Dispose’uydu. Nihil’i yapmaya başladığımız anda Berent’e sürekli, “Bu ayarda bir bas sesi yapmak istiyorum.” diyordum. Tabii ki bu, o sesi kopyalamak istediğim anlamına gelmiyor. Evet, onlar güzel bas sesleri ama o şarkılarda güzeller. Benim özellikle yapmaya çalıştığım şey, seslerin hiçbir zaman birbirine tam benzememesi; her zaman ayrı bir “lezzeti” olması.
İşin biraz daha teknik kısmına inersek, benim gözümde darkwave’deki en önemli frekanslar düşük frekanslar, yani baslar. Post-punk’ta da aynı durum geçerli: En önemli enstrüman sesi, bastır. Şarkının ilerleyişini kesinlikle bas kontrol eder. Darkwave’de de bu durum değişmiyor. Bu yüzden bas sesinin çok özel olması gerekiyor. Rastgele bir klavyeden bulunmuş, tembellikle seçilmiş bir bas sesiyle yapılan bir şarkının özel bir sanat eseri olacağına inanmıyorum. İnsanın o sesi kendisi yapması, emek vermesi ve sadece melodinin değil, sesin de kendisine ait olması lazım. Aksi halde, neden uğraşalım ki, gider gerçek bas çalarız. Benim düşüncem bu yönde.
İlham Kaynakları: Vibe’dan Günahlara ve Hikayelere
Tolgahan: Darkwave konusunda en büyük ilhamımız Boy Harsher. Ancak bu daha çok genel “vibe” için geçerli. Baslar ve sound tasarım olarak Boy Harsher’dan ziyade French electro’dan ilham alıyoruz. Örneğin; Gesaffelstein, Street Fever ve synthwave tarafında Carpenter Brut gibi isimlerden etkileniyoruz. 80’ler tınıları, sert baslar ve rave’lerde çalabilecek türler, sound tasarımımıza yön veriyor. Sözsel olarak net bir ilham kaynağım yok diyebilirim. Açıkçası, sözlerde ilham almayı doğru bulmuyorum çünkü kopya olmak çok kolay bir şey. Bazen zihnime başka bir darkwave veya post-punk şarkısından sözler gelse bile, sonradan fark ettiğimde bunları kullanmak istemiyorum, çünkü dolaylı yoldan dahi olsa zihnimde yer etmiş gibi geliyor ve kopyalamışım hissi veriyor.
Sözlerimiz genellikle kişisel “parable”lar ve geçmişten gelen hikayeler üzerine kurulu. Bunların hepsi, yazarlık bağlamında, günah kavramına bağlanıyor. Örneğin, ilk şarkımız Nektar’da ana ilham kaynağımız “haset (envy)” idi. Bu şarkıda ölü bir kişi, yaşayan birini kıskanıyor ve onun “hayat suyunu”, yani nektarını istiyor.
Tarihin her döneminde bu tür “günahlar” var oldu. Bu günahlar dinden de bağımsız. Yedi ölümcül günah dinî bağlantılı gibi görünse de biz bunları dinî temsiller olarak ele almıyoruz. Bir insanın açgözlülüğün kötü olduğunu bilmesi için Hristiyan olması gerekmez. Örneğin, şehvet günahını “Cinsellik kötüdür.” şeklinde değil; bu şehvetin veya aşkın içinde kendini kaybetmiş, kendine saygısını yitirmiş, başkalarının hayatına bakarak kendini parçalayan, döngüsünü bozamayıp hayatını kendine zindan etmiş kişilerin durumunu anlatmak için kullanıyoruz. Bunlar dinî değil, insanların kendi hayatlarını mahveden davranışlar. Bir insanın kendini herkesten üstün görmesinin kötü bir şey olduğunu düşünmek için “dindar” olmak gerekmez. Bu “günah” kavramlarının kullanılmasının temel nedeni, bunların insan doğasında var olan, istenmeyen ama her insanda bir şekilde bulunan özellikler olması. Herkes bu yedi günahın en az birinden muzdariptir. Tarih boyunca da böyle olmuştur. Bu yüzden şarkı sözlerimizde belirli bir zaman aralığı yok. Bazı hikayeler Almanya’da 1300’lerde küçük bir köyde geçebilir. Nihil ise daha ileri zamanlarda, cyberpunk bir kafada geçiyor. Sanat tarzlarımızdan da bu anlaşılabilir. Sözlerimiz zamandan bağımsızdır.
Sözlerinizden konu açılmışken bu noktada şunu sormak istiyorum: Şarkılarınızın toplumsal veya kişisel deneyimlerle bağlantısı var mı? Türkiye’deki güncel toplumsal atmosfer sizi nasıl etkiliyor?
Tolgahan: Şarkılarımıza genel olarak zorlama politik mesajlar eklememeye çalışıyoruz. Zaten belirli bir temamız var ve bunun dışındaki güncel olayları şarkılara yansıtmaktan kaçınıyoruz. Çünkü, dediğim gibi, şarkılarımız belirli bir zamana ait değil; onlar her döneme uygun. Tabii bazı günahlar, özellikle politik figürlerde daha belirgin şekilde görülüyor. Her döneme ait bir şey yaparken aynı zamanda kişisel bir hikaye de işin içine katılıyor. Yaşadığımız bu olumsuz durumlar da kaçınılmaz olarak şarkıların temasını etkiliyor.
Örneğin, normalde Nihil’in sözleri bu şekilde olmayacaktı; sözler birçok kez değişti ve özellikle günümüz koşulları doğrultusunda bu hâle geldi. Nihil’de yer alan “Savun, azlet” sözleri, Luigi Mangione’nin “Deny, defend, depose” ifadelerinden alıntı. Bu sözler, Türkiye’de son dönemde yaşanan çalkantılardan sonra aklıma geldi. Bunun sebebi ise, “gurur (pride)”, “açgözlülük (greed)” ve “oburluk (gluttony)” günahlarının bu durumla bağlantısı. Bazıları kendine yetmediği için daha fazlasını ister, kendini çok üstün görür; bazıları asla doymaz. Bu günahların hepsini kendinde barındıran kişileri de, malumunuz, tanıyoruz.
Bence bu durum zorlama değil; bir mesaj doğal bir şekilde verilmediğinde güzel olmaz. Aksi halde, bu dinleyiciyi hafife almak olur, çünkü bizi dinleyen kişi muhtemelen neyin ne olduğunun farkında. Onu eğitmeye ihtiyacımız yok; keza, bu dinleyiciye de saygısızlık olur. Amacımız, dinleyiciyi motive edecek, yanında olduğumuzu hissettirecek bir labirent sunmak. Böylece onlar da doğru yolu bulur ve alacakları mesajı alırlar. Bizim amacımız doğrusal bir yol sunmak değil. Ortaya bir mesaj koyuyorsak, alacak kişi zaten onu alır. Genele bakacak olursak, sözlerimiz gerektiğinde basit, gerektiğinde karmaşık olabiliyor. Ancak, bulunduğumuz yerden, büyüdüğümüz coğrafyadan elbette etkileniyoruz. Bunu engellemek de mümkün değil. Hayattaki deneyimler, büyüdüğünüz coğrafya ve kültürle paralel ilerler. Doğal olarak biri “Hayır, yaptığım müzik buradan beslenmiyor.” diyorsa, ya yalan söylüyordur ya da içi boş, ruhsuz bir müzik yapıyordur.

Müzik Dışı Sanat Disiplinlerinden Beslenmek: Goetia’nın Görsel Dünyası
Müzik dışında başka sanat disiplinlerinden (edebiyat, sinema, vb.) beslendiğiniz örnekler var mı?
Tolgahan: Yedi ölümcül günah temasında şahsen en çok etkilendiğim eserler arasında Fullmetal Alchemist: Brotherhood, Over the Garden Wall ve Dante Alighieri’nin eserleri bulunuyor.
Nektar için Rammstein’ın Rosenrot klibi ciddi bir etkiye sahip. Bu parça için kafamda canlanan hikaye şuydu: Ormandan her gece sesler duyan genç bir kız, bir gün büyülenip sesin peşinden gider. Ormana vardığında karşılaştığı bir tabutun içinden gelen seslere karşı koyamaz, tabutun içine çekilir ve sonrasında kendisi de cesetle birlikte çürümeye başlar. Bu şarkının teması “haset (envy)” idi ve biz bunu basit bir şekilde anlatmak yerine ekstrem bir örnekle sunmayı tercih ettik. Şarkıda, ölü olan kişi yaşayanı kıskanıyor.
Döngü’de ise defalarca izlediğim ve en sevdiğim filmlerden biri olan The Lighthouse aklıma geliyor. Bu şarkının teması, yalnızlık ve tembellik günahı. Tembellik, çoğu günahtakinin aksine insanın kendine zarar verdiği bir kötülük olduğu için, en ilginç bulduğum günahlardan biri. Şarkıda, kendi döngüsünü kıramayan, sebebi olmayan bir şekilde kendini izole eden bir kişinin durumu hâkim.
Nihil’den bahsedecek olursak, şarkıda distopik, şirketlerin geleceği domine ettiği bir cyberpunk teması var. William Gibson’ın Neuromancer gibi kitapları ve genel olarak bu alt türden beslendik. Şu anki gidişat da bunu gösteriyor. Şarkıda bahsettiğimiz şey, basit bir “gurur (pride)” değil; insanoğlunun ezilecek, basit bir solucan olmasıyla eşdeğer bir kibir. Bu düşünce yapısı hem aklımda böyle bir konseptin oluşmasına hem de teklilerimizin kapaklarındaki görsellerin bu şekilde gelişmesine neden oldu. Her teklinin kapağındaki görseller, şarkıların temalarına göre özenle tasarlandı.
Berent: Tolga’nın anlattıklarını özetlersek, her şarkının altında yatan derin bir tema ve alt metin bulunuyor. Daha önceki black metal projemizde de bu şekilde uzun hikayelerin olduğu parçalarımız mevcuttu. Sözleri Tolgahan yazdığı için gotik edebiyattan esinlendiği noktalar da oluyor. Müzik anlamında ben daha ön planda olduğum için, örneğin Nektar’da “Nosferatu” filminden esinlenmiştim. Ancak, özellikle söz yazımı kısmında tamamen sıfırdan bir hikâye yaratıyoruz; adeta kısa film çeker gibiyiz.
Canlı Performanslar ve Gelecek Planları
Daha önce canlı performans geçmişiniz oldu, bol bol cover’la Başkent Üniversitesi ve Haymatlos sahnelerine çıktınız. Yakın zamanda dinleyiciler için başka projeleriniz var mı?
Berent: Henüz Goetia adıyla bir sahne deneyimimiz olmadı, ancak 2023 Aralık’ında kurduğumuz Macabre isimli post-punk grubumuzla dört kez sahne aldık. Benim daha önce de başka gruplarla sahne deneyimlerim olmuştu. Şimdi Goetia ile de sahneye çıkmayı kesinlikle istiyoruz.
Tolgahan: Daha da ileriye dönük olarak, albüm bittikten sonra gerçekleştirmeyi planladığımız minimal bir tribute projemiz var diyebiliriz.
Berent: Evet, o proje kapsamında belli şarkıları kendi yorumumuzla sahneye taşıyabiliriz. Macabre döneminde gerçek enstrümanlar kullandığımız için cover yapmak daha rahattı ve şarkıları doğrudan çalabiliyorduk. Ancak, darkwave daha elektronik bir müzik olduğu için birebir cover yapmak pek mümkün olmayabilir. Şimdi kendi yorumumuzu katmamız gerekecek. Kendi şarkılarımızda da bilgisayar kullanacağız; ben klavyede belirli partileri çalarken Tolgahan vokal yapacak ama bazı sesleri bilgisayardan vermemiz gerekecek.
Tolgahan: Yani, örneğin Molchat Doma’nın Удалил Твой Номер gibi post-punk şarkılarını belki ileride darkwave yorumuyla yapabiliriz. Post-punk şarkıları darkwave’e dönüştürerek onların tribute’unu yapma gibi bir planımız olabilir. Bunun dışında, evet, birebir cover yapmak pek mümkün değil. Türde olmayan şarkıları “darkwave’leştirebiliriz”.
Berent: Demek istediğim tam da buydu: Darkwave’de belli başlı parçaları bu türe çekebiliriz. Post-punk’ta yaptığımız şey ise, şarkıları sahnede neredeyse aynen icra etmekti. Goetia’da böyle bir durum yok. Albümümüz çıktıktan sonra doğrudan sahne almayı planlıyoruz. Bu müzikleri üretirken bile “Acaba sahnede nasıl duyulur, nasıl olur?” gibi soruları sürekli aklımızda tutuyoruz. Özellikle Esans, sahnedeyken çok güzel duyulacak. Canlı performansları bu yüzden sürekli aklımızın bir ucunda tutuyoruz. Ona göre uyarlamalar ve planlamalar yapıyoruz. Dolayısıyla albüm çıktıktan sonra sahne almak önceliğimiz olacak.
Ankara’daki Yerel Sahnenin Etkisi
Bitirmeden önce, yerel sahne ve Ankara üzerine biraz daha konuşalım. Ankara’nın müziğiniz üzerindeki etkisinden bahsetmiştiniz. Yerel sahne hakkında neler düşünüyorsunuz, sizi nasıl etkiliyor?
Tolgahan: Ankara’daki sahneye doğrudan “yerel” denemez belki ama dinleyici sayısı olarak yerel bir kitleden bahsedebiliriz.
Berent: Ben de yerel sahneden spesifik olarak Ankara’yı değil de, genel olarak yaptığımız tür açısından She Past Away’i kesinlikle vurgulamak isterim. Onlar bizi çok motive eden, ilham aldığımız gruplardan biri oldu. Post-punk grubu kurduktan sonra darkwave’e geçiş yapmayı düşünüyorduk ama bir türlü doğru zamanı bulamıyorduk, “Yapacağız ama ne zaman?” diyorduk. Sonrasında, She Past Away’in Ankara’daki konserlerinden birinde oradaki kitleyi gördük. O kalabalık, bizim için inanılmaz büyük bir motivasyon kaynağı oldu.
Tolgahan: Özellikle dinleyici sayısını görüp ne kadar çok kişi olduğunu fark edince…
Berent: Bu tarz bir müziğin bu kadar çok dinlendiğini tahmin etmiyorduk. Son yapılan konserdeki dinleyici sayısını görmek bizi gerçekten gaza getirdi. Zaten düşünüyorduk ama bu ekstra bir motivasyon kaynağı oldu. Hem yurtdışında hem de darkwave’in çok da dinlenmediğini düşündüğümüz bu coğrafyada böyle bir grubun bu kadar büyük bir kitleye ulaşması, bizim için adeta fitili ateşleyici bir etki yarattı. “Madem onlar başardı, biz neden yapamayalım?” fikri oluştu kafamızda.
Dinleyici kitlesine gelirsek, Ankara’da böyle bir kitle olduğunu biliyoruz. Belki diğer şehirlere göre – diğerlerini pek bilemiyorum – birbirini daha iyi tanıyan, konserlere daha sık katılan bir kitle var. Bu da daha samimi bir ortam yaratıyor. Örneğin, bir konser verdiğimizde kimlerin geleceğini, kaç kişinin olacağını az çok tahmin edebiliyoruz. Bu da bir açıdan bize güven veriyor ve bu tarz bir müzikle sahneye çıktığımızda nasıl bir kitleyle karşılaşacağımızı öngörmemizi sağlıyor.
Tolgahan: Bir de, Ankara’da kesinlikle bir underground kitle var. Hatta, orantısal açıdan bakarsak İstanbul’dan çok daha fazla gotik dinleyicisinin olduğunu düşünüyorum. Ancak, bu kitlenin potansiyelini ortaya çıkaracak, adeta fitili ateşleyecek kişiler henüz yeterince aktif değiller. Bu rolü üstlenebilecek kişilerin bu kültürle gerçekten içten bağlı olan, bizim gibi insanlar olması gerektiğini düşünüyorum. Demek istediğim şu: Büyük bir kitlenin varlığı, belli etkinlikler ve organizasyonlar olmadığı sürece tam anlamıyla bir ifade bulamıyor. Eğer bu organizasyonlar düzenlenirse, buradaki kitle çok daha güzel yerlere gelir; İstanbul’dakilerden bile daha iyi etkinlikler gerçekleşir diye düşünüyorum. Çünkü Ankara’daki bu kitle, hem çok daha iç içe hem de sayı olarak daha samimi bir yapıya sahip. Herkes birbirini tanıyor ve insanlar sadece arkadaşlarıyla takılmak için bile bu etkinliklere gelebilirler. Kesinlikle bu tür etkinliklerin çok güzel yerlere ulaşacağına inanıyorum. Kitle var, istek var, gereken tek şey fitili ateşlemek. Ve bunu yapacak olanlar da bizleriz.
Sahnenin yanında, sosyal medyada da mümkün olduğunca aktif olduğunuzu söylemek mümkün. Sosyal medya, dinleyici kitlenizle kurduğunuz iletişim biçimini nasıl etkiliyor? Bu platformlar aracılığıyla nasıl bir bağ kurmayı hedefliyorsunuz?
Berent: Sosyal medyayı aktif olarak kullanmanın çok gerekli olduğunu düşünüyorum. Benim reklam stratejilerimden biri, Spotify’da geniş dinleyici kitlesi olan kişilere Instagram üzerinden ulaşarak parçalarımızı çalma listelerine eklemelerini rica etmek. Aynı şekilde, DJ’lerle iletişime geçerek şarkılarımızı setlist’lerine dahil etmeleri konusunda görüşmeler yapıyorum. Bunun dışında, Instagram’da ulaştığım kitlelere doğrudan “Şarkıyı dinlediniz mi, nasıl buldunuz?” diye sorarak geri bildirim alıyorum. Dinleyicilerimizden genellikle “Çok güzel olmuş, beğendik.” gibi olumlu yorumlar geliyor. Ancak, her türlü eleştiriye açık olmak gerekiyor. Bazen yapıcı olmayan, “Şarkı kötü olmuş.” gibi yorumlar da alabiliyoruz. Bu tür eleştiriler kimseyi geliştiremez. Benim beklentim, bu yorumların “Kötü gelen şey neydi?” gibi somut bir soruya yanıt verebilecek nitelikte olmasıdır. Yapıcı eleştiriler bizi gerçekten mutlu ediyor. Örneğin, sound tasarımında belirli bir kick kullanabileceğimiz veya miksajda delay ve reverb’e daha fazla dikkat etmemiz gerektiği gibi geri bildirimler aldığımızda, bunları değerlendiriyor ve bir sonraki şarkıda uygulamaya çalışıyoruz. Mantıklı ve doğru olan eleştiriler bizi geliştiriyor.
Tolgahan: Yapıcı eleştiri çok değerli bir şey. Burada önemli olan şu: Eğer bir dinleyici kişisel zevki sebebiyle sevmediyse, bunun çok bir önemi yok. Neticede biz kendi sevdiğimiz, gurur duyduğumuz müziği yapmaya çalışıyoruz. Eğer bir ses benim ve Berent’in hoşuna gidiyorsa, gerisi detaydır. Yaptığımız müziğin çok niş bir tür olduğunu göz önünde bulundurursak, herkesin beğenmesini beklemek zaten mantıksız olur. Böyle bir beklentimiz yok. Önemli olan, kendimizin sevmesi ve bizimle benzer zevklere sahip insanların da beğenmesidir. Yapıcı eleştiriler ara sıra geliyor ve biz de bunları düşünüp bir sonraki şarkıda uygulamaya çalışıyoruz.
Berent: Bunun dışında, Instagram’da hedef kitleye yönelik reklamlar vererek, Spotify’daki çalma listesi sahipleriyle ve blog yazarlarıyla iletişime geçerek “Dinleyip paylaşabilir veya yorum yapabilir misiniz?” diye soruyoruz. Özellikle dinleyicilerimizin veya blog ve çalma listesi sahiplerinin yorum ve düşüncelerini önemsiyoruz. İnsanların düşüncelerini kesinlikle değerlendiriyor ve onlarla sürekli iletişimde olmaya çalışıyoruz. Sadece kendimiz için, kimseye sormadan müzik yapmanın çok da etkili olacağını düşünmüyorum. İnsanlarla iletişimde kalarak ve yorumlarını alarak sosyal bir şekilde ilerlemeyi hedefliyoruz.
Söyleşimizin sonuna gelirken, dinleyicilerinize veya sizi yeni keşfedecek dinleyicilere iletmek istediğiniz başka, özel bir mesajınız var mı?
Tolgahan: Yaptığımız tür oldukça niş ve dinleyici kitlemiz de nispeten spesifik bir alt kültüre hitap ediyor. Elbette birçok kişi tarafından dinlenilmeyi isteriz; ancak, tek derdimiz bu olsaydı bu türde bir müzik yapmazdık. Asıl amacımız, yıllar sonra dinlediğimizde gurur duyacağımız işler ortaya çıkarmak ve bir hikaye anlatmak.
Ankara’da şu anda bizim dışımızda bu janrada eser ortaya koyan olmaması sebebiyle, güzel organizasyonlarda yer almak isteriz. Türkiye bu konuda epey geride kalmış durumda ve biz de bu müzik türü açısından bir “nefer” olmak istiyoruz. Küreselleşmenin ve sosyal medyanın etkisiyle giderek yükselişe geçen bir türden bahsediyoruz. Bu alt kültüre giderek daha fazla insan ilgi duyuyor. İlerleyen dönemde bunun iyi veya kötü etkilerini göreceğiz; ancak, bence Türkiye nezdinde darkwave’i güzel günler bekliyor.
Berent: Bizi dinleyenler kesinlikle doğru yolda! Bu coğrafyada pek dinlenmeyen bir türü dinliyorsunuz. Bu anlamda, hem özel hem de zor bir şey yapıyoruz. Kimseye aldırış etmeyin, sevdiğiniz şeyi savunun. İstediğiniz gibi giyinin, istediğiniz müziği dinleyin. Bu kültürü yaşatmaya devam edelim. Beraber güzel işler başaracağımıza inanıyorum.
Tolgahan: Yaşadığınız ülkenin size sınırlar koymasına izin vermeyin.
Berent: Sizi seviyoruz, bizi dinlemeye devam edin!
Son Söz
Goetia ile yaptığımız bu samimi sohbet, grubun müziğe olan tutkusunu ve sanatsal derinliğini bir kez daha gözler önüne serdi. Tolgahan ve Berent’in kendi sound’larını yaratma konusundaki titizliği, her şarkının altında yatan hikâyeleri ve Ankara’nın atmosferinden aldıkları ilham, Goetia’yı yerel sahnenin dikkat çeken isimlerinden biri hâline getiriyor. Black metal’den post-punk’a, oradan da darkwave’e uzanan bu müzikal yolculukta, kendilerine özgü bir kimlik inşa etmeye çalışan ikili, dinleyicilere sadece bir şarkı değil, aynı zamanda düşündürücü bir sanat eseri sunma çabası içinde. “Niş bir tür” olarak tanımladıkları darkwave’in Türkiye’de hak ettiği yeri bulması için bir “nefer” olma misyonunu üstlenen genç grup Goetia, önümüzdeki dönemde yayımlayacakları albüm ve gerçekleştirmek istedikleri konserlerle bu müziğin geleceğine yön vereceğinin sinyallerini şimdiden veriyor. Dinleyicilerine “Sevdiğiniz şeyi savunun ve istediğiniz müziği dinleyin” mesajını veren grup, müziği bir varoluş biçimi olarak gördüğünü de kanıtlıyor ve bizi yeni bir serüvene davet ediyor. Bu güzel söyleşi için her ikisine de ayrıca teşekkür ediyor, ben de grubun sevenlerinden biri olarak daha önce ham kaydını dinleme şansı bulduğum yeni teklileri Esans’ı dinlemenizi özellikle öneriyorum.
Söyleşi serisinin sonraki bölümlerinde hangi isimlerle bir araya gelmemizi istediğini Kara Kadans Instagram ve Bluesky hesaplarını takip ederek paylaşmayı unutma. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.




