Post-punk hakkında yazmaya kişisel bir uğraş olarak başladım. Kara Kadans benim için, Türkiye’deki ana akım kültür yazılarında nadiren yer bulan bir müzik türü üzerinden sayısız sosyolojik meseleyi düşünme aracıydı. Zamanla bu kişisel alan başka bir şeye dönüştü. Kişisel blog bir web sitesine taşındı; buradaki yazılar alıntılanmaya, referans gösterilmeye ve içerikler izlenmeye başladı. Kara Kadans başlangıçta sadece gözlemlediği, uzaktan izleyip dinlediği sahnenin önemli bir parçası hâline geldi. En azından, böyle olmuş olmasını umuyorum.

Ancak, bu değişimle birlikte beklenmedik bir sonuç ortaya çıktı. Yukarıdan dayatılan bir sansür, yasal tehditler veya açık yasaklar yoktu belki ama daha sessiz, daha içten bir düzenleme biçimi vardı: otosansür. Neyin söylenebileceği, nasıl söylenebileceği ve en önemlisi, neyin söylenmemesi gerektiği konusunda sürekli bir iç hesaplaşma. 

Bu yazı bir ifşa metni değil. Kişilerin, grupların, mekânların, organizatörlerin veya kurumların isimleri bu yazıda geçmiyor. Bu eksiklik, tesadüfi değil elbette. Aslında, yazının konusu tam da bu. Yani bir ya da birden fazla isimden ziyade, hepimizin üzerine düşünmesi gereken ve şimdi önüne geçmezsek bir daha durdurabileceğimizden emin olmadığım bir meseleyi beraber ele almaya yönelik bir deneme.

Özdenetim Tesadüf Değildir

Özdenetim, genellikle cesaret eksikliği veya kişisel etik başarısızlık olarak yanlış anlaşılır. Gerçekte ise, yapısal istikrarsızlığa karşı rasyonel bir tepki olarak tanımlanması daha doğrudur. Yasalar, yasaklar ve cezalar yoluyla işleyen devlet sansürünün aksine, özdenetim önleyici bir şekilde çalışır. Sonuçları beklemez, onları önceden tahmin eder. Kendini; yumuşatılmış dil, metinlerden çıkarılan paragraflar, doğrudan ifadelerin yerine kullanılan metaforlar ve “ton ayarlamaları” veya “stratejik seçimler” olarak çerçevelenen editoryal kararlar şeklinde gösterir.

Niş müzik sahnelerinde, özellikle kendilerini alternatif, yeraltı veya karşı kültür olarak tanımlayanlar arasında otosansür, baskı olarak görülmediği için, oldukça yaygındır. Öyle ki, otosansür âdeta profesyonellik, diplomasi veya topluluk bilinci olarak görülür.

Bağımsız müzik sahneleri bu konuda özellikle savunmasızdır. Peki neden?

Küçük müzik sahneleri, yoğun bağımlılık ağları üzerine kuruludur. Aynı birkaç kişi; sanatçı, promotör, küratör, gazeteci, DJ, organizatör gibi roller arasında dolaşıp durur. Erişim gayri resmidir, sözleşmeler nadirdir, hesap verebilirlik mekanizmaları zayıftır ve itibar, gerçeklerden daha hızlı yayılır. 

Bunu özellikle paradoksal kılan şey, bu sahnelerin çoğunun “estetik” olarak otorite, hiyerarşi ve normativiteye karşı konumlanmalarıdır. Ancak sosyal olarak, direndiklerini iddia ettikleri güç ilişkilerini sıklıkla yeniden üretirler; sadece bunları adlandıracak bir dil yoktur. Yani bir şeylerin adını asla koymazlar ama karşı oldukları pek çok şeyi yapmaya devam ederler.

Bunlar olurken “topluluk”, eleştiriye karşı bir kalkan hâline gelir. Etik kaygılar, kişisel çatışmalar olarak yeniden çerçevelenir. Yapısal sorunlar bireyselleştirilir. Sessizlik, olgunluk olarak övülür.

Herkesin Bildiği Ama Kimsenin Yazmadığı Etik Kurallar

Bu alanda yaygın olarak kabul gören ancak kamuoyuna neredeyse hiç açıklanmayan bazı uygulamalar vardır:

Emekçiler, iş birliği sunanlar veya izleyiciler pahasına, “önemli” veya “üretken” kişiler ne olursa olsun (örneğin, işgal altındaki Filistin topraklarında İsrail lehine yatırım yapan markalarla iş birlikleri de yapsalar, şiddet faili de olsalar, kent suçu olarak şehrin merkezine konumlandırılan paravan kültür sanat alanlarıyla da ilişkilenseler) sessizce korunurlar. Alana öyle veya böyle katkıda bulunanların duygusal ve ücretsiz emekleri normalleştirilir. Eleştirinin her zaman özel kalması beklenirken övgülerin ise kamuoyuna açıklanması teşvik edilir.

Bunlar sır değil. Doğrudan mesajlarda ve sahne arkası sohbetlerinde tartışılan, herkesin bildiği bilgiler. Eksik olan şey ise farkındalık değil, kamuoyuna açık dildir.

Konuşmak Neden Sessiz Kalmaktan Daha Pahalıdır?

Böyle bir ortamda eleştirel konuşmanın sonuçları nadiren dramatiktir. Tek bir tepki anı ya da açık bir “kötü adam” yoktur. Bunun yerine, maliyetler sessizce birikir:

Davetler gelmez. E-postalar cevaplanmaz. Açıklama yapılmadan erişim daralır. Kişi “zor”, “olumsuz” veya “ortamın ruhuna uymayan” biri hâline gelir. Hâl böyleyken özdenetim, “makul” olduğu için işe yarar. Dışlanma olasılığı bile, konuşmayı disiplin altına almaya yeter.

Görünürlük kazanmış platformlar için bu baskı daha da yoğunlaşır. Bir konum ne kadar merkezî hâle gelirse, o kadar dikkatli bir şekilde korunması gerekir. Bu anlamda görünürlük, ifade özgürlüğünü genişletmez, genellikle daraltır.

Bu sahnenin içinden yazan biri olarak, bu sürece kendi katılımımı da kabul ediyorum. Çünkü ben de kendimi sürekli düzeltiyorum. Kimi sıfatları çıkarıyorum, açıklığı soyutlamayla değiştiriyorum, konuları doğrudan adlandırmak yerine etrafından dolaşarak yazmayı tercih ediyorum. Elimin altında böyle bir platform varken düşüncelerimi sadece kendi kapalı ve güvenli kişisel alanımda paylaşıyorum. Zaten otosansür, “başkaları”nın yaptığı bir şey değil ya. Ancak, bu sessizliğin ironik olarak genellikle tarafsızlık veya nesnellik olarak yanlış yorumlanmasını da istemiyorum.

Sahnenin Kendisine Düşen Maliyet

Etik eleştiri sürekli olarak özelleştirildiğinde, sahneler durgunlaşır. Zarar, giderilmek yerine tekrarlanır. Genç katılımcılar, nasıl konuşacaklarını öğrenmeden çok önce, neyin söylenemeyeceğini çabucak öğrenirler.

İçeriden gelen eleştiriyi kaldıramayan bir sahne zamanla, gerçek bir iyilik hâlini sağlıklı tartışma ve dönüşümle değil, dışarıdan bakıldığında “sorunsuz” görünen bir uyumla karıştırmaya başlar. Sadakati de sessizlikle karıştırır ve muhalefeti ihanetle eşdeğer görür.

O hâlde soru, otosansürün var olup olmadığı değil, ki açıkça var, direnişle gurur duyan bir kültür alanının bunu normal kabul etmeyi göze alıp alamayacağıdır.

Bu yazı çözüm önerileri sunmuyor. Etik kültürel üretim için bir kontrol listesi yok. İyimserlik kisvesi altında bir eylem çağrısı da yok. Bunun yerine, açık uçlu birkaç soru bırakıyor:

Kamusal eleştiri yapısal olarak engellendiğinde hesap verebilirlik neye benzer?

Kimler özgürce konuşabilir ve bu özgürlüğün bedelini kim öder?

Sessizlik aidiyetin koşulu hâline geldiğinde ne tür bir kültür üretiyoruz?


Kara Kadans blog, 1 Mart 2025 itibariyle yayında. Bu yazıda ve blog’daki diğer yazılarda ifade edilen görüşler yalnızca yazarına aittir ve Kara Kadans’ın resmi görüşlerini yansıtmaz. Nitekim, Kara Kadans’ın resmi bir görüşü yoktur. Ancak, Kara Kadans; insan ve hayvan haklarına saygılı, ayrımcılık ve nefret söyleminden uzak bir topluluk oluşturmaya önem verir. Cinsiyetçilik, ırkçılık, türcülük, LGBTİ+ karşıtlığı, şiddet ve nefret söylemi içeren yorumlara Kara Kadans’ta yer verilmez. Bu çerçevede, saygılı ve kapsayıcı bir tartışma ortamı için katkılarınızı e-posta aracılığıyla iletebilirsiniz: karakadansbulten@gmail.com